Pages

Ads 468x60px

22 Ocak 2013 Salı

Malatya İli Tarihi 36

TAŞHORON KİLİSESİ
Taşhoron Kilisesi
Merkez Çavuşoğlu Mahallesinde yer alan kilise, 1335 m2’lik alanda 15,90 x 26,40 m. boyutunda dikdörtgen bir plan üzerine kesme taşlarla inşa edilmiştir. Giriş batı cephesinde yer alan mermerle süslendirilen kapıdan sağlanmaktadır. Doğuda apsis, apsisin sağında ve solunda merdivenle çıkılan karşılıklı dört küçük apsis yer almıştır. Kilisenin batısında yer alan giriş kapısı ve duvarlar üzerinde yer alan pencere açıklıkları tahribatı önlemek amacı ile yakın zamanda briketlerle örülerek kapatılmıştır.

Sahın tambura oturtulan büyük bir kubbe ile kapatılmış, kubbe tuğladan yapılmış, harap durumdadır. Kubbe dört fil ayağı üzerine oturmaktadır. Kubbenin baskısı doğu, kuzey, batı, güney eksenleri birbirini dikey kesen dört beşik tonoz tarafından karşılanmaktadır. Doğuda yer alan apsisin sağında ve solunda merdivenle çıkılan karşılıklı dört küçük apsis bulunmaktadır. Ön tarafta 12 yardımcı ruhaninin makamını teşkil eden bir alan vardır. Burada mermer kabartmalı siteller bloke ediliyordu.

Bu kabartmaların çoğu tahrip edilmiştir. Ayrıca vaftiz odasının duvarları da sökülerek bir taş yığını haline getirilmiştir. Kubbe tezyinatı merkezden başlamak üzere burgu motifinin yanı sıra geniş bir çembere ekli sekiz adet demet yer almakta bunu takip eden sırada yine aynı sayıda kanatlı, uzun, saçlı, kısa kollu pileli elbisesi olan el ele tutuşmuş birbirine benzeyen ve cepheden tasvir edilen kadın figürleri (azizeler) bulunmaktadır. Diğer sahnede azizelerin ayak hizasında aynı şekilde cepheden tasvir edilen erkek figürleri yer almıştır. Bunlar da el ele tutuşmuş olmalıdırlar. Motifler bej zemin üzerine kırmızı, siyah boya ile yapılmıştır. Kilisenin kitabesi fazlaca tahrip olduğundan yazıları okunamamaktadır.
SİLAHTAR MUSTAFA PAŞA KERVANSARAYI
Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı
Silahtar Mustafa Paşa Hanı, Battalgazi İlçesinin Alacakapı mahallesinde, bugün Alacakapı denilen Şah Ali Bey mescidinin batısındadır. IV. Murad ‘ın Silahtarı Mustafa Paşa’nın yaptırmış olduğu bir handır. Burasının İstanbul’dan Doğu’ya giden yol üzerinde büyük bir geçit yeri olduğu belirtilmektedir. Evliya Çelebi, ise şunları söylemektedir : “(Malatya’nın) Kervansarayların en mükellefi Sultan Murad Han makbulü Silahtar Mustafa Paşa Hanı olup 170 hücreli ve Timur kapulu, kubbelerle arasta olmuş bir han-ı bi-menenddir. Kapusu üzerinde Tarih’in ahar mısrai ” Oldu bu han-ı cedid aramgah-ı bi-bedel”dir.

A.Gabriel 1932 senesi Ekim-Kasım aylarında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yaptığı inceleme ve araştırma gezisinde şu malumatı vermiştir: Kervansaray 68x76 m. Boyutlarında bir dikdörtgen şeklindedir. Etrafı revaklarla çevrili geniş bir avluya bakan, üzeri içten kubbelerle örtülmüş büyük bir salonu ihtiva eder. Salonun büyük bir kısmı sağlam olarak kalmışsa da avluyu çevreleyen inşaat muhtelif yerlerinden harap olmuştur.

Hanın nihayetinde sağlı sollu birer muhafız hücresi bulunan üstü tonoz bir giriş kısmı vardır. Avlunun iç kısmında üzeri mütemadi tonoz revaklar, dış kısmında dükkânlar bulunur.(Plana göre, hanın ön cephesinde, ana kapının her iki yanında sekizer, yan cephelerde ise on birer dükkân bulunmakta idi.). Hanın gerideki kapalı kısmının avluya bakan ön cephesinde üstü mütemadi tonoz odalar vardır. Kapının her iki yanında altışar adettir. Bunların her birisi revaklı kısma açılan birer kapı ve pencere, içerisinde ise bir ocak vardır. Yolcuların bir kısmı burada konaklarlar. Salonun iç duvarları boyunca birçok ocak ve duvar içerisinde yerleştirilmiş küçük gömme dolaplar vardır. Binanın kalıntılarından anlaşıldığına göre, yük hayvanları büyük salonda toplanırlardı. Salon duvarlarının iç tarafı boyunca hafifçe yükselmiş bloklarda ise bakıcılar ve daha önemsiz yolcular gecelerler, ocak ateşi ile ısınırlardı.

Hanın iki kitabesi vardır. Birincisi Alacakapı Camiinde saklanan Cevri mahlasını kullanan Divan-ı Hümayun kâtiplerinden İbrahim Çelebi’ye ait olduğu anlaşılmaktadır. Bu kitabe Hanın giriş kapısı için yazılmış olduğu belirtilmiştir. İkinci kitabe ise kapalı alan kapısı üzerinde halen de mevcut olan kitabedir ki Şeyhülislam Yahya Efendi tarafından yazılmıştır.

Hanın inşaatına 1636 senesi martında başlanmış olduğu, bu tarihlerde Silahtar Mustafa Paşa tarafından inşaata mutemet tayin olunan Muslu Ağa isminde bir kişi tayin etmiştir. Hanın inşaatı 1637 yılı sonlarına doğru bitmiştir.(18 Aralık 1637). İnşaat masrafları için harcanan para toplam 3.564.650 kuruşu bulmuştur.

Hanın cephesinde yontma taştan yapılmış kemer kapının iki yanında altışar kargir kemer dükkân bulunmaktadır. Hanın giriş kapısı demirdendir, bunun iç taraflarında her iki yanda birer oda vardır. Bu giriş kısmını (kapının ) üst tarafında, duvar içindeki kargir merdivenle çıkılan bir mescit bulunmaktadır. Bu mescit halen bulunmamakla beraber, yakın zamana kadar mevcudiyetini muhafaza etmiş olmalıdır ki, halk arasında “altı yol,üstü cami” şeklinde hafızalarda yer etmiştir.Mescidden bir diğer merdivenle hanın zemin katına inilmektedir.Burada bulunan bir kapıdan da abdest bozacak kısma giderler.Burada da beş adet hela, iki abdest alacak musluk vardır.İç hanın avluya bakan yüzünde de,kapının her iki tarafında altışar oda vardır.Bunlardan en baştaki bir ocak ve altı dolap yerini,diğerleri birer ocağı vardır.Her odanın birer demir penceresi vardır.

Eskiden Hanın avlusunda büyük bir su havuzu bulunmakta idi. Han restore edilip ziyarete açılmıştır.

Malatya İli Tarihi 35

EMİR ÖMER TÜRBESİ
Emir Ömer Türbesi
Battalgazi, yani Eski Malatya, şehir surlarının içerisinde yer alan ve bugün büyük çapta yenilenmiş olan Mescit; Emiru-l Azam Ömer Bey tarafından H:971 / M: 1563 tarihinde yapılmıştır. Ayrıca kitabede Emir Bey’in aile efradından bazılarının isimleri geçmektedir. Bu zat Battal Gazi destanlarında adı geçen Emir Ömer olmayıp Malatya’da Emirlik yapmış ve ailesi tarafından bir çok eser yaptırmış olan, Melik Sunullah Ailesinin bir mensubudur. 1560 tarihli Kanuni Devri Malatya Tahrir Defterinde “Mahalle-i Mescid-i Ömer Beg” adında bir mahalle kayıtlarda vardır.
Kareye yakın dikdörtgen planlı olan mescit düzgün kesme taş ve kaba yonu taştan inşa edilmiştir. Çatı örtüsü düz dam şeklindedir. Kuzeydoğu köşesinde bulunan taş kapısı bitkisel ve geometrik taş süslemeler kullanılmıştır. Kapının hemen sağında bulunan dikdörtgen pencerenin üst kısmında nesih yazı ile iki satırlık inşa kitabesi yer alır. Mescidin içerisinde banisi Emir Ömer Bey’in kabri bulunmaktadır
KANLI KÜMBET
Kanlı Kümbet
Battalgazi ilçesi şehir surlarının dışında, Meydanbaşı mahallesinde eski mezarlığın içerisindedir. Türbe; asıl mezar hücresi ( kripta ) ve gövde kısmı olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Asıl mezar kısmına yapının kuzeyinde bulunan kapı aralığından girilir. Ancak içi ve etrafı tonoz seviyesine kadar toprakla doludur. Yapının malzemesi taş ve tuğladır. Mezar kısmı taş, kubbesi ve kubbe geçişi tuğladan örülüdür. Türbenin ne zaman yapıldığına dair herhangi bir yazılı belge mevcut olmamakla beraber, yapı stili itibariyle Beylikler dönemi (14yy-15yy) ve Osmanlı eseri olduğu varsayılabilir.
SIDDI ZEYNEP KÜMBETİ
Sıddı Zeynep Kümbeti
Battalgazi Karahan mahallesinde yer alan ve Kümbet şeklinde inşa edilmiş bir yapı olup, içten ve dıştan sekizgen pramidal bir gövde ve külahı vardır. Yapıda tamamen düzgün kesme taş kullanılmıştır. İçerisinde, son zamanlarda betonla yenilenmiş sade bir mezar mevcut olup kime ait olduğuna dair herhangi bir kitabesi mevcut değildir.

İçerisinde bulunan kabrin tam olarak kime ait olduğu bilinmemekle beraber, Kayseri’de bulunan M:1184 tarihini taşıyan aynı stildeki kümbetten yola çıkarak Sıdı Zeynep Türbesinin Danişment Sultanlarından birine ait olma ihtimali oldukça kuvvetlidir. 1965 yılında halkın yardımlarıyla onarılmıştır.
VENK KİLİSESİ
Venk Kilisesi
Merkez İlçeye bağlı, Çamurlu Köyü içerisinde, şehre 2 kilometre mesafede bulunmaktadır. İbadet edilen ana bina ayaktadır. Kilisenin kuzey ve batı yönünde tamamen yıkıktır. 12,5 x 6,90 m. ebadında dikdörtgen bir plana sahiptir. Giriş batı cephesindeki küçük kapıdan sağlanmakta, kapının tam karşısında apsis bulunmaktadır. Apsisin sağında ve solunda azizlerin mekânı yer almaktadır. Apsise iki basamakla çıkılmaktadır.

1540 m2 yüzölçümlü parsel içerisindedir. Kapı üzerinde bulunan kitabeye göre, Kirkor Lusavoriç’e izafeten yapıldığı anlaşılmaktadır. Giriş kapısı üzerindeki 63 x 23 cm.lik, 4 satırlık kitabesi: “AZİZ KİRKOR’UN KAPISI 1670 YILININ MART AYININ 18’İNDE, SİMON GABİSKOS ELİ İLE YAPILDI” şeklindedir. Kitabe tarihinin sıhhati şüphelidir.

Kitabeyi okuyan ve tercüme eden Dr. Bağdasar Yeteroğlu bu şüphenin en fazla 10 senelik bir farkı kapsayacağını belirtmektedir. Bugün sadece ibadet edilen kısım ayaktadır. 12,5 x 6,90 m. ebadında, dikdörtgen planlı olan bu mekânın ön yüzü yontulmuş taşlarla inşa edilmiştir. Giriş, batı cephesindeki küçük kapı ile sağlanmaktadır. Kapının tam karşısında apsis bulunmaktadır. Apsise iki basamak ile çıkılmaktadır. Apsisin sağında ve solunda azizlerin mekânı yer almaktadır.

Uzunluğuna inşa edilen kilisenin duvarlarının her iki yüzleri düzeltilmiş taşlarla, araları ise moloz taşlarla doldurulup, araları harçla tutturulmuştur. İç duvarların yüzleri çok hafif bir sıva ile kapatılmış. Sanını üzeri tonozla kapatılmış, çatıyı teşkil eden taş malzeme kenetlendirilerek yeknesaklık kazandırılmıştır. Doğu cephesinde 6 m. yükseklikte açılan küçük bir pencere ile içeriye ışığın girmesi sağlanmaktadır. Ermenice yazılan kitabe binanın girişteki portal üzerinde bulunmaktadır. Kitabenin dört yanı haç motifi ile dekore edilmiştir.

Malatya İli Tarihi 34

SOMUNCU BABA CAMİ
Somuncu Baba Camii
Darende ilçesinin eski Darende kısmında bulunmaktadır. Ana mekânı kare planlı olup, tek bir kubbeyle kapatılmıştır. Kubbe, içten tromplar, dıştan altıgen kasnak üzerine oturtulmuştur.

Cami içinde Şeyh Hamid-i Veli ve oğlu Halil Tayyib’in sandukaları bulunmakta olup, minare ve cami arasında, temellerin üzerinde L planlı iki katlı medrese yer almaktadır. İkinci kat tamamen yıkık olup, caminin ön kısmındaki bölme Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır. Tek minareli olan cami, 17. yüzyılda yapılmış bir Osmanlı eseridir
ÇARŞI CAMİ

Çarşı Camii
Merkez Çarşı Mahallesinde yer alan kilise (camii), doğu-batı ekseninde 24 x 16 m. ebadında dikdörtgen planlı olup, tamamen kesme taşlardan inşa edilmiştir. Giriş, batı cephesinde yer alan sade kapıdan sağlanmaktadır. Binanın üzeri çatı yapılarak tuğla ile örtülmüştür. Kilise sonradan camiye çevrildiğinden batı cephesinde abdest almak için çeşmeler yapılmış, kuzey duvarının ortasına yakın bir yerinde bir giriş kapısı daha açılmış, doğu yönünde yer alan mihrabı kapatılarak güney duvarında mihrap yarılmıştır.

İç duvarların yüzü camiye çevrilirken sıva ile kapatılmış, badana ve boya yapılmıştır. Batı ve kuzey yönlerinde yer alan kapılar demirden yapılmıştır. Doğu-batı ekseni üzerinde uzunlamasına dikdörtgen plana sahip olan kilise 24 x 16 m. ebadındadır. Ana mekân uzunlamasına üç sahna ayrılmakta, ortada yer alan sahın biraz daha geniş tutulmuş, orta sahın yan sahınlardan sütunlar ile ayrılmaktadır. Sahınların üzeri kaburgalı haç tonozla örtülmüştür. Giriş batı cephesinde yer alan sade giriş kapısından sağlanmaktadır. Giriş kapısının tam karşısında doğu yönünde mihrabı yer almaktadır. Aydınlatması, duvarların üst tarafında açılan ufak pencerelerden sağlanan bina, tamamen kesme taşlardan inşa edilmiştir.
ARAPGİR ULU CAMİ
Arapgir Ulu Camii
Arapgir’de bulunan cami, bitişik diğer binalarla beraber yapılmış bir külliyedir. Dıştan kesme taş olan yapının iç dolgusu moloz taşlardır. Giriş kapısı ekseni üzerinde arka arkaya iki kubbeli bölüm, tam karşıda da mihrap yer almaktadır.

Mihrabı abartılı bir büyüklüğe sahiptir ve geometrik motiflerle süslenmiştir. Minaresi ve kitabesi olmayan caminin, planı ve süsleme özelliklerine bakılarak, 1334 yılında İlhanlılar döneminde yapıldığı tahmin edilmektedir. Doğu yönünde bir kapıdan ana mekâna girilmektedir.
MOLLA EYÜP MESCİDİ

Molla Eyüp Mescidi
Arapgir Osmanpaşa Mahallesinin kuzeyinde, yamaçta yer alır. Daha önceleri buranın kütüphane olarak kullanıldığı, isminin de Ispanakçı Mustafa Paşa olduğu kaydedilmiştir. Sonradan mescit olarak kullanılmıştır. Bugünkü görünümü de kütüphaneden çok mescit tarzındadır.

İnşaat tarzı ve şekli alışılmış mescit tarzlarından biraz değişik ve karmaşık olarak yapılmıştır. Yapının ana girişi batı duvarının kuzey köşesinde olup, toprak seviyesinden tamamen aşağıda kalmıştır. Kuzey duvarı kayalıklara yaslanmış olup, iç mekânda yer alan ağır ile desteklenmiştir. Dikdörtgen görünümlü planı olan bu yapı kuzeyde ağır paye ve sivri kemerlerle ikiye bölünmüş, kare bölümün üzeri güney tarafta iki tromp kuzey yönde iki pandantif üstüne oturtulan kubbe ile örtülmüştür. Tromplar ise sivri kemerlerle desteklenmiştir.

Yan duvarlar sağır kemerlerle donatılmış olup, kemer ayakları yontularak üçe bölünmüş üçgenler ile tezyin edilmiştir. Tromp alanında küçük pencereler görülür. Yan ve ön cephe duvarlarında sivri kemer ve sivri alınlıklı dikdörtgen pencereler sıralanır. Mihrap nişi çok harap durumdadır. Minaresi yoktur.

Kitabesi olmadığından kesin tarihini saptamak oldukça güçtür. Ne var ki 18. YY. sonu ile 19. YY. başlarından olduğu sanılan bir Osmanlı çağı yapıtı olmalıdır.

Malatya İli Tarihi 33

BATTALGAZİ ULU CAMİ

Battalgazi Ulu Cami
YAPIM TARİHİ:İlk yapı muhtemelen I.Alaaddin Keykubat dönemi (1224 civarı )nde yapılmıştır.Daha sonraları 1247 ve 1274 yıllarında esaslı tamir görmüştür.

YAPAN USTALAR : Tuğla kısımlar,Yakub bin Ebubekir el-Malati; Hat işleri Ahmed bin Yakub ; Taş kısımları ,Üstad Hüsrev el-Benna tarafından yapılmıştır.

Anadolu’nun Türkleşmesi yaşanırken, bu gelişme sanat ve mimari alanında da devam etmiştir. Malatya Ulu Cami ;bu gelişmenin dışında kalarak İran’daki Büyük Selçuklu İmparatorluğu cami mimari geleneğini Anadolu’da temsil eden tek örnek olarak önem kazanır. Yapının ilk inşasından kısa bir süre sonra başlayıp sonraki dönemlerde devam eden onarım ve ilavelerle orijinal halinden önemli değişikliklerin meydana geldiği bilinmektedir.

Şehir surları içinde kalan ve 34x55 metre boyutlarında olan Ulucami ;iki ayrı bölümden ibaret olup, orijinal eyvanlı ve iç avlulu asıl kısım ile kuzeydeki daha sonradan eklenen ikinci bir camii gibi fonksiyon gören ek kuruluştan oluşur. Yapıda, mihrab önü kubbesi , buna bitişik eyvan ve bunun önündeki revaklı iç avlu, planın esasını teşkil eder.Yan kanatlar, mihrab eksenine paralel uzanan beşik tonuzlu sahınlarla değerlendirilmiştir. Yani doğu-batı doğrultusundadır.

Yapıda inşa malzemesi olarak taş ve tuğla olmak üzere iki ayrı malzeme kullanılmıştır.Beden duvarları moloz taş ve iç mekandaki destek ve kemerler ile portaller düzgün kesme taştır.Örtü sistemi, tonozlar ile asli durumu koruyan kubbe, eyvan tonozu avlunun batı revakı ve minare tamamen tuğladan inşa edilmiştir. Dışta, yapının bütün cepheleri, sonraki onarımlar sırasında eklenen payandalarla desteklenmiştir.

Yapıda planın aslını teşkil eden, mihrab önü kubbesi, buna bitişik eyvan ve eyvanın önündeki 10x14 metre ebadında dikdörtgen planlı revaklı iç avludur.Eyvan ve kubbe, tuğla yapısı ve çini süslemeleriyle ayrıca dikkati çeker.Avlunun sadece batı revağı orijinal durumunu kısmen korumuş. Cami, dıştan daha önce düz toprak damla örtülü iken Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından, toprak dam kaldırılarak yerine kaplamalı çatı yapılmıştır. Caminin güney, doğu, batı olmak üzere üç tane kapısı vardır.Şu anda bunlardan doğu ve batı kapısı ayaktadır ve kullanılmaktadır.

GÜNEY KAPISI: Yapının güney tarafında, doğu ucuna yakındır. Caminin yapım tarihi hakkındaki en eski kitabenin burada olduğu büyük bir ihtimaldir.Şu anda Malatya Müzesinde olan 7 adet taş bloktan oluşan bu kitabeye göre cami H:621 / M:1224 yılında yapılmıştır. Kapı, iç mekândaki birinci enine sahnın doğu kanadında yer alan kubbeli bir bölmeye tesadüf eder. Ayrıca hemen karşısındaki Şahabiyye-i Kübra Medresesinin bugün çok az bir kısmı ayakta kalabilmiş olan portali ile aynı eksen üzerindedir. Orjinalde bu kapının özel bir konuma sahip olduğunu görüyoruz. Birincisi, medreseyle bağlantıyı sağlamak için,ikincisi ise hükümdar kapısı gibi bir özelliğe sahiptir diyebiliriz.

DOĞU KAPISI: Doğu duvarının güney ucunda bulunmaktadır. Kapı üzerindeki kitabe tarihi H:672 /M:1274 ‘dür. Bu kitabede, Tanrının kullarından biri tarafından, bu kapının tecdiden (yenileme)tamir esnasında açtırıldığı yazılıdır. Bu tamirat işlemini yapan mimarın adı Hüsrev ‘dir. Birçok taş işlemeler tahrip olmuş, bunun üzerine Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restorasyon esnasında değiştirilmiştir. Sanat değeri bakımından batı kapısından daha üstün olduğunu söyleyebiliriz.

BATI KAPISI: Batı duvarının takriben ortasına isabet etmektedir. Hicri olarak 1 Rebiyyülevvel 645’de (miladi 6 temmuz1247) tarihinde yapıldığı yazılıdır. Kitabeye göre bu kapı Keyhüsrev oğlu II.İzzettin Keykavus zamanında Emir Şahabeddin İlyas tarafından Üstad Hüsrev isimli ustaya yaptırılmıştır.Açık ve kırmızımsı renkli taşlarla bazen bir, bazen iki sıra olmak üzere düzensiz sıralanmıştır.Diğer kapılara göre daha iyi korunabilmiş durumda olan portalin, zamanla geçirdiği sarsıntılar sonucu taşlarıyla oynanmıştır

KUBBE: Mihrab önünde iki sahın genişliğindeki kare alanın üzerini örten kubbe, güneyde duvara dayalı ayaklarla birlikte altı destekle sivri kemerle eyvana bağlanmaktadır.Kubbe içi , yatay istif düzeninde sırsız tuğlaların aralarına, kare kabaralar şeklinde firuze sırlı birimler yerleştirilerek sipiraller meydana getiren bir örgüyle kaplanmıştır.Kubbe göbeğinde mor ve firuze renkli çinilerden “Mührü Süleyman” motifi şeklinde dekoratif kufi yazıyla “Muhammed” ismi yazılmıştır.Kubbeye zemin teşkil eden onaltı bordür içinde, patlıcan moru renkli çini mozaikten nesih yazıyla Fetih Süresi 1-5 .ayetleri var

Kuzeydeki eyvana açılan kemerin hemen üzerinde, tromplarla aynı seviyede yer alan kısımda kufi yazıyla usta kitabesi mevcuttur. Burada “Amele Yakub bin Ebubekir el-Malati ”yazılı olup ; “Amele ” kelimesinin altında ve üstünde nesih yazıyla “ Ketbuhu Ahmed bin Yakub ” ismi ve ibaresi yazılıdır.

Mihrab sonradan yapılmıştır.Çini ile kaplı olan asıl mihrab duvarının 1893 yılında kış aylarında vuku bulan zelzelede yıkıldığı tahmin edilmektedir.Mihrab kitabeliğinde Sultan II.Abdülhamid ‘in el yazılı bir tuğrası ile iki beyitlik manzum kitabe ve bunun altında 1318 ve 1320 (1900 ve1902 )tarihleri vardır.

Sağ tarafta yer alan ahşap mimber Caminin asıl mimberi değildir. Malatya Söğütlü Camiinden buraya getirilmiştir. Bugün Ankara Etnografya Müzesinde bulunan ve 1934 yılında bu camiden götürülmüş olan ahşap mimberin eksik kısımları kısmen tamamlanarak restore edilmiştir.

EYVAN: İç avlu ile kubbe arasında kalan kısma verilen isimdir. Kubbenin kuzey kemerinden başlayarak, iç avluya bakan tac kemerin önüne kadar devam eder. Yarım kubbeyi andırır bir şekli vardır. Kubbe ile eyvanı ayıran kemerin kuzey tarafında Reyhani hatla Ali İmran süresi 18-19 ayetleri vardır. Eyvan taç kemerinin kavis tablası üzerinde Bakara Süresi 255. ayeti yazılıdır.

Yine avluya bakan yüzeylerinde, sağdaki mor renkli çinilerle kazıma tekniğiyle usta kitabesi, soldakinde ise girift bitkisel bezeme işlenmiştir. Doğu tarafında “ALLAH” ve batı tarafında “MUHAMMED” isimleri girift olarak turkuaz renkli çinilerle işlenmiştir.

AVLU :Kubbe ve eyvan bağlantısının kuzeyindeki dikdörtgen planlı avlu, doğu ve batı yönleri revaklıdır.Doğu revakı taş yapısıyla sonradan düzenlenmiştir.Batı revakı, tuğla yapısı ve çini süslemeleriyle asli durumunu kısmen korumaktadır.Revak kemeri güneyde eyvan cephesiyle, kuzeyde ise Kayseriye denilen ek bölme duvarıyla birleşir.Bu kemerlerden I.kemerin üstündeki alınlığın levhaları hariç diğer kemerlerin alınlıkları tamamına yakını dökülmüştür.I. kemerdeki kufi kitabenin Ali İmran:19-20 ayetleri vardır. II.kemerde ise reyhani hatla Tevbe süresi :18-19 ayetleri yazılıdır. III.kemerde kufi hatla, besmeleyle başlayıp İhlas süresi yazılıdır. IV. Kemer ise tamamen dökülmüştür.

MİNARE : Muhtemelen ilk yapıda minare yoktu ve bugünkü tuğla minare, batı duvarı yeniden düzenlenirken (h:645 ; m:1247) buraya ilave edilmiştir.Estetik görünüşü muhteşem olup şerefenin alt kısmından itibaren üst kısmı yıkılmıştır.Yıldırım düşmesi sonucu gövdesi yarılmıştır.Taş olan kaide kısmının sonraki müdahaleler sırasında değişikliğe uğradığı anlaşılmaktadır.Taş kaidenin üzerinde tuğla yapısıyla sekizgen pabuç ve silindirik gövde yükselmektedir.Kalın gövde yukarıya doğru hafif daralmayla devam eder.20.10 metre boyundadır.

KAYSARİYE : Caminin kuzeyindeki , ikinci bir cami gibi fonksiyon gören ek bölüm (kaysariye) avlunun kuzeyine örülen bir duvarla asıl camiden ayrılmıştır.Duvar kesme taş malzemelidir.Avluya bakan cephe yüzeyine, sivri külahı iki dayanma kulesi yerleştirilmiştir. Bu bölümün değişik yerlerinde muhtelif ölçülerde pencereler vardır. İki dayanma kulesi arasında kalan üstteki yüzeye Kaysariye yazısına ait üç satırlık kitabe konulmuştur.

Muhtemelen Memluklular dönemine ait olduğu sanılmaktadır. (14. yüzyılın 2.yarısı).Malatya 14 . ve 15. yy.’da Memluk Sultanlarının tayin ettiği valilerce idare edildiği bilinmektedir. Belki de Osmanlı döneminde bugünkü şeklini almıştır.
MELİK SUNULLAH CAMİ

Melik Sunullah Camii
Halk arasında Vaiz Ocağı, Vaiz Baba ve Koca Vaiz ve Türbesi gibi isimleriyle anılan Cami surların içerisinde Ulu Camiinin batı tarafına düşmektedir. Halen mescit ve türbesi mevcuttur. Ancak mescit orijinalliğini yitirmiştir. A. Gabriel, Malatya şehir planında bu yapıyı Adile Camisi olarak isimlendirmiştir.

Minaresi orijinal haliyle günümüze kadar ulaşmış; kaidesi kesme taştan, gövde tuğladan inşa edilmiştir. Minaresi form ve malzeme bakımından Ulu Camii minaresi ve Halfetih Minaresiyle benzerlik arz eder. Bundan dolayı her üç minarenin aynı döneme ait olduğu söylenebilir. 13.yy ‘ın ilk çeyreğinde yani 1247’den sonra yapıldığı kuvvetle muhtemeldir. Yapıda üç ayrı kitabe bulunmaktadır.

Minare kaidesinde bulunan Kitabe ise H:796 /M:1393 tarihini olup Memluklu Sultanı El-Melik Ez-Zahir Berkuk ismini taşımaktadır. Kitabenin alt satırında minarenin Cerkez b. Abdullah El-Hüseyin tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Fakat minare, taşıdığı özellikler dolayısıyla bu tarihte yapılmış olamaz. Bu kitabe başka bir minareye ait olup sonradan buraya konmuştur veya bu minarenin tamir kitabesi maksadıyla yerleştirilmiştir. Diğer kitabeler başka eserlere aittir.

Türbe içerisinde üç tane mezar bulunmaktadır. Bunların Tevabil Gazi, Koca Vaiz Baba ve Battalgazi’nin yakınlarından birinin ( kızı veya hanımı) mezarı olduğu rivayet edilmektedir. Günümüzde bu türbe İlçemizin önemli ziyaretgâhlardan birisidir.

Malatya İli Tarihi 32

ESKİ MALATYA ŞEHİR SURU KALE
Eski Malatya Şehir Suru (Kalesi)
Battalgazi (Eski Malatya) ilçesindedir. Şehrin etrafı Roma İmparatoru Traianus (98-117) zamanında surlarla çevrildi. Surlar, İmparator Constantius (363) zamanında tamir edilmiştir. 532 yılında İmparator Justinianus döneminde şehir surları yeniden restore edilerek müstahkem hale getirilmiştir. Beşgen bir plan üzerine kurulmuş olan sur oldukça harap durumdadır. Ayakta kalan parçalardaki yapı tekniği; duvarların iç ve dış yüzü düzgün iri boyutlu taşlarla kaplanmış olup, düz taşlar arası moloz taşlarla doldurularak, harç ile kaynaştırılmıştır. Sonradan yapılan tamirlerde zarar gören kısımlar kesme taşlarla takviye edilmiştir. Kayıtlara göre surun 95 burcu ve 11 kapısı olduğu anlaşılmaktadır. Kalenin sur hendeği 1060’da genişletilmiş, 18 Eylül 1102’de Danişmentli Gümüştekin Ahmet Gazi tarafından ele geçirilen şehrin surları yeniden onarılmıştır. Evliya Çelebi Kale hakkında Seyahatname’sinde bilgi vermekte ve buradan bahsetmektedir. 2011 yılı itibariyle, surun giriş kapısı restorasyonu tamamlanmış olup, ayakta kalan bazı bölümlerinin restorasyonu devam etmektedir.
DARENDE ASLAN TAŞLAR
Darende Aslantaşlar
Kaya taşı Aslan Heykelleri Kuzey - Güney yönünde ayakta durur vaziyettedir. Aralarındaki mesafe yaklaşık 4 m. civarında, birbirine paralel, başları kuzeye bakmaktadır. Doğu yönünde bulunan toprak zeminden itibaren baş yüksekliği 2 m. ayak açıklığı olarak gövde uzunluğu 2,5m.dir. Batı yöndeki daha küçük boyutlarda olup, zeminden itibaren baş yüksekliği 1,40 m.dir. Gövde uzunluğu 2 m.dir. Taş Aslan Heykelleri tamamlanamamıştır. Bacak ve ayak aralıkları yontulmadan bırakılmıştır. Yüz ve gövde hatları kaba ve stilizedir. Yüz ve gövdeleri yer yer tahrip edilmiştir. Her biri yaklaşık 4 - 5 ton ağırlığındadır. Hitit Dönemi Aslan Heykelleri ile benzerlik göstermekte olup, büyük olasılıkla M.Ö. 2. Binyıl başlarında yontulmuş, Hitit İmparatorluk dönemine aittir.
İle Uzaklığı
YUSUF ZİYA PAŞA CAMİ
Yusuf Ziya Paşa Camii
Merkez Mücelli Caddesi üzerinde yer alan camii 14,50 x 7,50 m. ebadında dikdörtgen bir plan üzerine yapılmıştır. Yan duvarları taştan yapılan ana mekânın üzeri dört ahşap sütunun taşıdığı ahşap çatı ile örtülmüştür. Güney duvarının ortasında basit bir şekilde yapılan mihrabı yer almıştır. Son cemaat mahalli, altı tane sütunu birbirine bağlayan kemerlerin üzeri yine ahşap çatı ile örtülmüştür. Son cemaat mekânının batısında sonradan yapılan minare ile doğuda birbirine açılan iki adet tonozlu mezar yer almaktadır. Giriş kapısı üzerinde kitabesi bulunmaktadır.

Giriş kapısı üzerinde yer alan altı beyitlik manzum kitabedeki tarih ebcetle hesaplanmak suretiyle H. 1207 (M. 1792) bulunmaktadır. Camii Diyarbekir Valisi ve Maden-i Humayun Emini olan Yusuf Ziya Paşa’nın oğlu Şa’di Paşa tarafından annesi Ayşe Hanım için yaptırılmıştır. Son cemaat mahallinin doğusunda birbirine açılan iki adet tonozlu mekânda üç mezar bulunmaktadır. Birinci mezar H. 1256 (M. 1840) doğumlu Maraş’lı Süleyman paşanındır. İkinci mezar R. 1302 (M. 1887) tarihinde ölen Şakir Paşa’nın kızı Hamidiye hanıma aittir. Üçüncü mezarın ait olduğu şahıs belli değildir. Mezar şahidesinde R. 1316 (M. 1901) tarihi yazılıdır.
YENİ CAMİ HACI YUSUF TAŞ CAMİ

İl merkezinde yer alan eser tamamen kesme taşlardan yapılmıştır. 28,50 x 28,50 m. ebadında kare bir plan üzerine inşa edilen ana mekânın ortasında dört fil ayağı üzerine oturtulan kubbe yer almaştır. Orta alan yanlara doğru yine fil ayaklar ve yan duvarlara bindirilen beşik tonozla örtülmüştür. Böylece pencereli olan kubbenin ağırlığı ayaklara, tonozlarla da yan duvarlara verilmiştir. Kare mekânın dört köşesi ayaklara, tonozlara ve duvarlara bindirilen dört küçük pencereli kubbe ile örtülmüştür.

Ana mekânın güney duvarı tam ortada beş köşeli yarım daire şeklinde dışa doğru taşarak mihrabı yapılmıştır. Mihrap kesme taşlardan yapılmış olup, dış yüzü gömme sütunlarla köşeler ayrılmıştır. Üstü yarım kubbe ile örtülmüş, güney duvarına birleştiği köşelerde karşılıklı birer pencere yapılmıştır. Son cemaat mahalli dört sütunu birbirine bağlayan kemerler ve kuzey duvarına bindirilen kasnaklı beş küçük kubbe ile örtülmüştür.

Kuzey duvarının tam ortasında ana giriş kapısı yapılmış olup, kapının üzerinde Arabî harflerle yazılan kitabesi yer almıştır. Ayrıca caminin doğu ve batı duvarlarının kuzey duvarlarına yakın olan yerlerde karşılıklı birer kapı yer almıştır. Kuzey duvarlarının köşelerinde iki şerefeli iki tane minaresi vardır. Doğu yönünde tek şerefeye kadar sağlam, tamamen kesme taşlardan yapılmış, eski bir camiye ait bir minare sağlam durumdadır.

Malatya İli Tarihi 31

MALATYA ASLAN TEPE

slantepe

Arslantepe Höyüğü Malatya’nın 7km. Kuzeydoğusunda, Fırat ırmağının (Karakaya Baraj Gölü) batı kıyısı yakınındaki Orduzu Beldesinde yer alan Arslantepe Höyüğü’nün Kültür Dolgusu 30m. yüksekliğindedir. M.Ö.5000 yıllarından M.S.11.yy’a kadar yerleşim görmüştür. M.S.5-6yy’lar arasında Roma köyü olarak kullanılmış ve daha sonra Bizans Nekropolü (mezarlık) olarak yerleşimini tamamlamıştır.

Arslantepe’de ilk kazılar 1930’larda Louis Delaporte başkanlığında bir Fransız ekip tarafından yapılmıştır. Özellikle kazı Geç Hitit tabakalarında yapılmıştır. Kazılarda taş üzerine alçak kabartma ile dekore edilmiş avlu ve giriş kapısının iki yanında iki aslan heykeli ve karşısında devrilmiş bir kral heykeli ile bir Geç Hitit Sarayı bulunmuştur. Bu eserler o tarihlerde Malatya’da müze bulunmadığı için Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne götürülmüş ve halen orda sergilenmektedir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız Arkeolog C.Schaeffer alanda birkaç derin sondaj açmışsa da sürekli kazılar 1961’de, önce Salvatore M.Puglisi, sonra da Alba Palmieri başkanlığında Roma “La Sapienza Üniversitesi”nden bir ekip tarafından başlatılmıştır. Palmieri’nin 1990’da ölümünden bu yana kazı başkanlığını yine aynı Üniversiteden Marcella Frangipane sürdürmektedir.

Höyükte yapılan kazılar sonucunda; M.Ö.3300-3000 yıllarına ait bir kerpiç saray, M.Ö.3600-3500’lere ait tapınak, iki bini aşkın mühür baskısı, kaliteli metal eserler bulunmuştur. Elde edilen veriler göstermektedir ki o dönemde Arslantepe, aristokrasinin doğduğu ve ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı resmi, dini ve kültürel bir merkezdir.

5.bin yılın sonundan 4.bin yılın sonuna kadar olan zaman süresi içinde Malatya’nın bu bölgesi her ne kadar Yukarı Mezopotamya’nın bir parçasını oluşturmaktaysa da tam anlamıyla yerel özelliklerini yitirmemiştir. Özellikle 4.bin yılda Arslantepe Orta Fırat bölgesindeki yerleşmeler içinde önemli bir yer tutmaktadır. Geç Kalkolitik Çağ’da yerel yüksek tabakalardan oluşan sınıf, politik ve dinsel egemenliğin yanı sıra ekonomiyi, ürün ve üretim idaresini ellerinde tutmaktaydı. Yörenin su kaynakları bakımından zengin, dolayısıyla tarım için son derece uygun, ayrıca sık sık taşan Fırat Irmağı’nın taşkın alanı dışında kalması gibi ayrıcalıkları, Arslantepe’nin en azından M.Ö.5.bin yıldan Bizans Dönemi’ne kadar kesintisiz olarak iskân edilmesinde önemli etkendir. Yörenin doğal yapısından kaynaklanan gücü, yüksek tarım potansiyeli ile birleşince Arslantepe, topraklarını denetim altında tutabilen ve bölgedeki hammaddeyi işleyen ya da en azından işlenmesini organize eden egemen bir merkez konumunu kazanmıştır.

Kerpiçten yapılmış anıtsal binaların bulunduğu geniş bir ortak kullanım alanı, 4.bin yılın sonlarında (M:Ö.3300-3000) tepenin güney-batı yamacında en az 2600m2’lik bir alana yayılmıştı. Bu alanda büyük olasılıkla farklı işlevlere sahip çeşitli yapılar yer almaktaydı. Ortaya çıkarıldığı kadarıyla bu kısım görkemli mimari ve işlevsel açılardan farklı bölümlerden oluşan büyük bir yapı topluluğudur. Çok amaçlı düzeninden dolayı bu anıtsal yapı topluluğu Saray olarak nitelendirilebilir. Sarayın koridor duvarları baskı motif ve duvar resimleri ile bezenmiştir. Binanın çeşitli bölümlerinde çok sayıda mühür baskısının bulunması, idari etkinliklerin yoğunluğunu ve bu işlerde, malları depolardan alma ve mühürleme yetkisi bulunan çok sayıda memurun çalıştığını ortaya koymaktadır. Duvarlardaki zengin bezeme ve kabartmalarda gücü simgelemektedir. Bu bütün etkinliklerin merkezileştirildiği, kayıt amacıyla etkin bir mühürleme sisteminin kullanıldığı ve giderek bürokrasinin geliştiği, güçlü siyasi ve dini kurumları olan bir devlet sisteminin doğuşuna kanıttır. Geçmişte daha çok dinsel amaçlar için yapılan büyük yapı ilk kez başka işlevlerde kazanıp içinde kamu hizmetlerinin de görüldüğü, mimari açıdan gelişmiş, böylece Yakın Doğu’da sarayın başlangıcını oluşturmuştur.

Saray kompleksinde arsenikli bakır alaşımlı, gümüş kakmalı kılıç, hançer gibi silahların yanı sıra yüksek ayaklıklı meyvelikler ve Mezopotamya tipi uzun vazolar da ele geçmiştir. Ayrıca sarayın hemen yanında M.Ö.2900’tarihlenen önemli bir kişinin (belki bir kralın) mezarı da ortaya çıkarılmıştır. Mezardaki zengin ölü hediyeleri ve mezarı kapatan taş kapak üzerinde bulunan kurban edilmiş 4 genç insan cesedi, bu mezarın bir kral mezarı olduğunu düşündürmektedir.

Geç Uruk Dönemi’ne ait yapılar büyük yangınlarla ortadan kalktıktan sonra ortak kullanım alanı terk edilmiş, yerli geleneğe yabancı topluluklar yerleşmiştir. Bunu, gerek yerleşim düzeni ve konutlar, gerekse Doğu Anadolu-Transkafkasya kökenli çanak-çömlekler kanıtlamaktadır. Yerleşmenin ekonomik ve kültürel özellikleri bu yeni gelenlerin temelde kırsal, büyük olasılıkla yarı göçebe küçük topluluklardan oluştuğunu gösterir.

Arslantepe’de Erken Tunç Çağı II (M.Ö.2700-2500)’nin başlangıcında Torosların kuzeyinde kalan bütün bölge Erken Tunç I’deki etkileri hala süren Suriye-Mezopotamya kültüründen kopmuş ve Doğu Anadolu- Transkafkasya kökenli geleneklere dayanan özgün ve incelikli bir kültür ortaya koymuştur. 3.bin yılın ikinci yarısında Erken Tunç III (M.Ö.2500-2000)’de bölgede yerel kültüre dayanan ve Anadolu’nun kentleşme geleneğine uygun bir yerleşme düzeninin yanı sıra surlarla çevrili kentlerin inşa edilmesine yol açan yeni bir süreç başlamıştır. Arslantepe’deki bu yerleşme Erken Tunç II’nin teraslar üstündeki geniş odalı büyük evlerini kullanmayı sürdürmüş ancak tepenin yamacından aşağıya doğru gelişmiştir.

M.Ö.2000 yılında Arslantepe, Fırat Nehri’ne doğru genişleyen Hitit İmparatorluğu’nun Melidia-Meliddu adıyla şehri olarak kullanılmıştır. Bu yerleşim tepenin kuzey-doğu yamacına açılan şehir kapısı ve avlusuyla Orta Anadolu Hitit kentlerine benzeyen, etrafı toprak surla çevrili bir Geç Hitit şehri olarak kullanılmıştır.

M.Ö. 5.binden -M.Ö.712 tarihindeki Asur istilasına kadar yerleşim yeri olarak varlığını sürdüren Arslantepe daha sonra bir süreliğine terk edilmiş, M.S. 5-6.yy’lar arasında ise Roma Dönemi köyü olarak kullanılmış ve daha sonra Bizans Nekropolü (mezarlık) olarak yerleşimini tamamlamıştır. Kazılara Geç Uruk dönemi Sarayı ile Geç Hitit Sarayı alanında devam edilmektedir.

Arslantepe’deki kazılara Prof. Dr. Marcella Frangipane Başkanlığındaki İtalyan Kazı Heyeti tarafından devam edilmektedir. Buluntular Malatya Müzesi’nde sergilenmektedir. Ayrıca Geç Uruk Dönemi’ne ait kerpiç Saray Kompleksinin Açık Hava Müzesi haline getirilmesi yönündeki projelendirme çalışması sürdürülmektedir. Bu projenin hayata geçirilmesi ile birlikte Arslantepe’nin ilimiz turizmine katkıları olumlu yönde artacaktır.

Malatya İli Tarihi 30

ALİ GALİP OLAYI

Mustafa Kemal’in 1919 yılında Anadolu’ya geçmesiyle başlayan, Erzurum Kongresi sonrasında daha da yoğunluk kazanan direniş hareketleri, İstanbul Hükümeti’ni kaygılandırıyordu. Damat Ferit Paşa hükümeti tedbir olsun diye Mustafa Kemal’i görevden almış, netice alamayınca da tutuklanarak İstanbul’a getirilmesini kararlaştırmıştı. Mustafa Kemal’i tutuklama görevi Mamuret ül-Aziz (Elazığ) valiliğine atanan Ali Galip’e verildi. Ali Galip ilk zamanlarda, bu görevi yerine getirmedi. 1919 Eylül’ünde Mustafa Kemal ve Ali Galip aynı günlerde Sivas’a geldiler. Yapılan görüşmede Ali Galip, Mustafa Kemal ile aynı görüşleri paylaştığını söyleyerek Sivas’tan ayrılıp Elazığ’a geldi. Burada 1 ve 2 Eylül 1919’da Dâhiliye Nezareti’yle birkaç telgraf görüşmesi yaptı ve Mustafa Kemal’i yakalama görevini yeniden üstlendi. Arkasından Besni’deki bazı soyguncuları yakalamak bahanesiyle Malatya’ya geldi. 6 ve 8 Eylül 1919’da Ali Galip’le Dahiliye Nezareti arasında yeni görüşmeler oldu. Bu görüşmelerde, Ali Galip’in birkaç yüz silahlı ile Sivas’a gitmesi, Sivas kongresini basarak dağıtması, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının da tutuklanması kararlaştırıldı.

Malatya’daki telgraf memurları bu haberleşmenin bir örneği Sivas’a, Mustafa Kemal’e göndermeleriyle, hazırlanan bu plan ortaya çıktı. Toplantı halinde olan Sivas Kongresi, olağanüstü bir oturumla, Ali Galip’in zaman geçirilmeden tutuklanmasını ve İstanbul Hükümeti’ne sert bir protesto telgrafı çekilmesini kararlaştırdı. Sivas Kongresi’nde alınan karar üzerine, Malatya’daki 12. Süvari alayının komutanı Kemal Bey harekete geçerek, Malatya Mutasarrıfı’nın evini kuşatarak Mutasarrıf ve Ali Galip’i yakalamak istedi. Alınan bu tedbiri önceden öğrenen Mutasarrıf Halil Rahmi Bey, Ali Galip ve İngiliz Ajan Binbaşı Nowill şehirden kaçıp Kâhta’ya gittiler. Oradan da Urfa ve Halep’e kaçtılar. Bu suretle Mustafa Kemal’i yakalama girişimi sonuçsuz kaldı. Sivas Kongresi’nde alınan karar uyarınca Anadolu ve Rumeli Müdafaa- i Hukuk Cemiyeti’nin Malatya ve kazalarında da birer şubesi açıldı, bu çalışmaların başında belediye başkanı Abdullah Efendi, Ulemadan Abdurrahman ve Keşafi Efendiler, Eşraftan da Mehmet ve Lütfi Efendiler vardı.

Türklerin 1101 yılında Malatya’yı almalarından bu olaya kadar İslam ve Türklük idealinden ayrılmadan birlik ve bütünlük içinde hareket ettiklerini gördüğümüz bu duygular, günümüz Türkiye Cumhuriyetinde de Türklerin 1101 yılında Malatya’yı almalarından bu olaya kadar İslam ve Türklük idealinden ayrılmadan birlik ve bütünlük içinde hareket ettiklerini gördüğümüz bu duygular, günümüz Türkiye Cumhuriyetinde de eksilmeden devam etmektedir.
MALATYA TARİHİ ESERLERİ TARİHİ MEKANLARI VE TARİHİ YERLERİ
MALATYA MÜZESİ

Malatya Müzesi
Antik çağlarda en eski ve ileri medeniyetlerin geliştiği Mezopotamya ile İç Anadolu arasında bulunduğu ve tarih öncesi ile tarihi kervan yollarının bulunduğu, yolların tabii geçitler verdiği konumlar itibariyle Malatya'nın jeopolitik önemi daima büyük olmuştur. Jeopolitik konumunun yanında hayatın ve uygarlıkların gelişmesinde önemli bir etken olan suyun katkıları da inkar edilemez.

Bu faktörler M. Ö. 8000 yılından itibaren, Pirot bölgesi, Caferhöyük neolitik yerleşimi ile başlayıp günümüze kadar Malatya'nın Anadolu'da gelmiş geçmiş bütün uygarlıkları ihtiva eden bir yer ve bölge olmasına sebep olmuştur.

Bu tarihi önem içerisinde, Malatya'da müzecilik fikri 1931-1937 yılları arasında, Arslantepehöyük ve Gelinciktepe'de yapılan kazılarda ortaya çıkan eserlerin, Malatya'da müze olmadığından Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmek için götürülmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

1971 yılında İnönü Parkında, bugün Evlendirme dairesi olarak hizmet veren binada ilk Müze açılmış, 1974 yılına kadar memurluk olan Müze, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığının onayıyla Müdürlük olmuştur.1975 yılında yapımına başlanılan Kernek Meydanı’ndaki yeni müze binasının inşaatı tamamlanmış, 1978 yılından itibaren Karakaya Baraj Gölü altında kalacak yerleşimleri kurtarmak amacıyla yapılan kazılarda ortaya çıkan buluntularla daha da zenginleşen Malatya Müzesi yeni binasında 1979 yılında ziyarete açılmıştır.

1998 yılında yeni ve modern sergileme gereksinimiyle çalışmalar başlamış, 2001 yılında yeni bir proje hazırlanarak hayata geçirilmiş, Müze modern bir sergilemeye kavuşturulmuştur.

Müzemizde, teşhiri yapılan ve yeni düzenleme ile yeniden ziyaretçilerin görüşlerine sunulacak olan toplam 15.000 eser mevcuttur. Bu eserler; kazılar, satın alma, hibe(bağış) veya istirdat (el koyma) gibi yollarla Müzeye kazandırılan eselerlerdir.Yapılan bilimsel kazılar sonucu gün ışığına çıkarılan, neolitik, kalkolitik, Tunç çağı, Hitit, Urartu, Roma, Bizans, Selçuklu, çeşitli beylikler ve Osmanlı dönemi medeniyetine ait eserler, Müzemizin zenginlikleridir.

İlimiz sınırları içerisinde, Karakaya baraj gölü suları altında kalan alanlarda, Pirot, Caferhöyük, Köşkerbaba, İmamoğlu ve Değirmentepe höyük gibi kurtarma kazılarında ve 1961 yılından beri kazısı devam eden Arslantepe Höyük'te çıkarılan eserler geçmişi günümüze taşıdığı gibi, günümüzü de geleceği aktaran birer tarih laboratuarı özelliğini verir Malatya Müzesine.

Müzede bulunan nadide eserlerden birkaçı şunlardır:

Neolitik Heykelcikler: M. Ö. 8000 yılına tarihlenen, kireç taşından yapılmış ilk heykel örnekleridir. 1985 yılında yapılan kurtarma kazıları sırasında, İzollu bölgesi Caferhöyük'te gün ışığına çıkarılmışlardır. Anadolu neolitik yerleşim birimleri ile çağdaş olan bu yerleşim yerinde, bu ilk heykel örneklerinin yanı sıra, tarıma geçiş ve toprağı ilk işleme kültürünün gelişmesinde kullanılan malzemeler de (Obsidyen bıçak, orak, ok ucu, keski ve delgiler) müzede yer alır.

Kılıç ve Mızrak Uçları: Arşlantepe höyük, eski tunç devri (M.Ö. 3200-3000)1. tabakasında, toplu olarak bulunan bu eserler bronzdan yapılmış olup, arsenik alaşımlı olmaları ve bazılarının gümüş kakmalı olması ilgi çekmektedir. Devrine göre, formları, kakmaları ve arsenik alaşımlı olmaları bu eserlere arkeolojik literatürde ünik bir yer sağlamaktadır.

İnsan Mezarı: Arslantepehöyük'te geç kalkolitik çağı katında bulunan bu mezar M.Ö. 4000 yıllarına tarihlenmektedir. Anadolu'da ölü gömme adetlerinin ünik bir örneği olan bu mezar, orijinalliği bozulmadan sağlamlaştırılarak Müzeye getirilmiştir. Mezarda bulunan ceset, genç bir kadına ait olup, süs eşyaları ve mutfak kapları ile birlikte arkeolojik dilde hoker vazifesi denilen, çocuğun ana rahminde duruş şekli gibi yatırılmış olarak defin edilmiştir.

Durum şöyle yorumlanmaktadır:

Devrin insanı dünyaya nasıl gelindi ise öyle gidilmesi düşüncesi ile ve tıp dünyasını çok yakından ilgilendiren bir yöntemle, devrinde çocuğun ana rahminde yatış şeklini bilen bir zihniyetle, kadın cesedini bu mezara defin etmişlerdir.

Ayrıca, yine ölü gömme adetlerini gösteren küp mezarlarda, sağlamlaştırılarak, müzede teşhire sunulmuştur.

Mühür Baskılar (Bulle): Arslantepehöyük'te. eski tunç çağına (M.Ö. 3200-3000) ait Kültür katında bulunan, saray kalıntısının, giriş yönünde hemen solunda yer alan küçük bir mekanda topluca bulunan mühür baskıları, Arslantepe'nin (Melida/Maldiya günümüz Malatya'sının antik adı), o devi de büyük bir ticaret merkezi olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.Bu buluntular geç kalkolitik çağda Arslantepede ortaya çıkarılan Saray komleksi içerisinde ilkel muhasebe sistemi ve brokrasinin ilk doğuşuna ışık tutmaktadırlar.

Kral Mezarı : Arslantepe kazılarında ortaya çıkartılan Geç uruk dönemi sarayının kralına ait M.Ö.2900 yılına tarihlenen ve 70’den fazla mezar buluntusu veren kral mezarının bir rekonstüriksüyonu Müze’de yapılarak sergilenmektedir. Kralın hoker vaziyette yatış biçimi ve mezarın üzerinde kurban edildiği varsayılan 4 kişinin bulunma pozisyonları ilgi çekmektedir.

Yine, ayrıca Karakaya baraj gölü su altında kalan ve kurtarma kazısı yapılan Değirmentepe höyük'te ortaya çıkarılan mühür ve mühür baskıları da aynı özelikleriyle dikkati çekerler. Bu nadide eserlerin yanı sıra, tüm eserler geçmişin kültür hazineleri olarak günümüze ışık tutmaktadır. Her eser kendi başına birer hazinedir.
MALATYA ASLAN TEPE

Malatya İli Tarihi 29

BEYLİKLER DÖNEMİ

1317 yılında, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır döneminde, Emir Çoban büyük güç kazandı. Oğlu Timurtaş’ı Anadolu valiliğine atadı. 1327’de Emir Çoban’ın ölümü ile Timurtaş yerine vekil olarak Alaaddin Eratna Beyi bırakarak Memlüklere sığındı. Eratna Bey, 1338 yılında Memlüklerin egemenliğini tanıdıysa da 1340 yılında bağımsızlığını ilan etti. Bu sırada, Elbistan ve Maraş yöresinde büyük kitleler halinde toplanmış olan Oğuzların Bozok kolondan olan Dulkadir Türkmenleri, 1339 yılında Memlüklere bağlı olarak Dulkadir Beyliğini kurdular. Zeynettin Karaca Bey 1340 yılında Memlüklü Sultanı Melik Nasriddin Muhammed tarafından, Türkmen beyliğine ve Elbistan Valiliğine atandı. 1348 yılında Memlüklere isyan eden Zeyneddin, Melik Zahir ünvanını alarak bağımsızlığını ilan etti. Memlüklerin üzerine yürümesiyle Karacabey, Eratna Beyi Mehmet Beye sığındı, Mehmet Bey’de onu Memlüklere teslim etti. Karaca Bey’in yerine Elbistan valiliğine atanan Halil Bey kısa sürede Malatya, Maraş ve Harput’u ele geçirdi. Dulkadiroğullarının güçlenmesinden kaygı duyan Memlük sultanı Seyfettin Berkuk, 1386 yılında beyliğin başına Sülibeyi geçirdi. Kadı Burhanettin’in 1398 yılında Akkoyunlu Karayülük Osman Bey tarafından öldürülmesinden sonra Yıldırım Beyazıd, Malatya ve Elbistan’ı ele geçirmeyi planladı. Memlük Sultanı Berkuk’un ölümü ile yerine geçen Ferec’in küçük yaşta olması ve devlet adamları arasında çıkan anlaşmazlıklar Yıldırım Beyazıd’a aradığı fırsatı verdi. Memlüklerden Malatya’nın kendisine verilmesini isteyen Beyazıd, isteği reddedilince 1399 yılında şehri kuşatarak Malatya’yı ele geçirdi. Darende de bu tarihte Osmanlılar tarafından alındı. Beyliğin başına Nasıreddin Mehmet Bey geçirildi.

Bu sırada Anadolu’da Timur istilası başlamıştı. Timur’a karşı bazı düşmanca tavırlarda bulunan Nasıreddin Mehmet, Memlüklere bağlılığını gösterdi. Ancak, 1401 yılında Timur’un Malatya’yı yakıp yıkması üzerine Timur’un egemenliğini kabul etti. Memlüklerle anlaşarak Timur’a karşı birlikte hareket etmek istedilerse de Malatya’yı ele geçiren Osmanlılara kızgın olan Memlükler teklifi kabul etmediler. 1402 Ankara savaşında Osmanlıların yenilmesi üzerine Anadolu’da beylikler yeniden canlanmaya başladı. Daha sonra Dulkadiroğulları beyliği yüzünden Memüklerle Osmanlılar arasında sürekli çatışmalar oldu. Hersek Zade Ahmet Paşa ile Hadım Ali Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusunun Memlüklere yenilmesi üzerine, Dulkadiroğlu Ala Üd-Devle Osmanlılara karşı düşmanca bir tutum içerisine girdi. Çaldıran savaşından sonra (1515) Yavuz Sultan Selim, Sadrazam Hadım Sinan Paşa’yı Dulkadir Beyliği üzerine gönderdi. Dulkadir Beyi Ala Üd-Devle, Turna Dağı savaşında yenilerek dört oğlu ile birlikte öldürüldü. Beyliğin başına Şahsuvar Bey’in oğlu Ali Bey, Osmanlı Hükümdarı adına hutbe okutmak ve para bastırmak şartıyla geçirildi. Böylelikle 1515 yılından itibaren Malatya, Osmanlı hâkimiyetine geçmiş oldu. Şahsuvar Oğlu Ali Bey’in 1521 yılında ölümünden sonra Dulkadiroğullarının toprakları Beylerbeyliği olarak Osmanlı topraklarına katıldı.

OSMANLILAR DÖNEMİ

Malatya, 1515 yılından itibaren Osmanlı hâkimiyetinde huzur içinde yaşadı. 1577 yılında Suriye’de Şam Diyade adlı Türkmen aşiretinden Şah İsmail olduğunu iddia eden bir kişi ayaklandı. Malatya yöresindeki Türkmenlerin de ona katılmasıyla sayıları 50.000’i aşan asiler, Kırşehir yöresine kadar ilerlediler. Osmanlı Devleti bu ayaklanmayı güçlükle bastırdı. 1582 yılından sonra İran’la yapılan savaşlar Anadolu’da karışıklıkları daha da artırdı. Malatya ve Sivas yöresinde ayaklanan Kizir Oğlu Mustafa, adamlarıyla buraları haraca bağladı. Onun ölümünden sonra adamları, Malatya’dan Niğde’ye kadar yayılarak ayaklanmalarını sürdürdüler. 1582 yılında İran’la yapılan anlaşma sonrasında Anadolu askerlerinin büyük bir bölümü yurtlarına döndü. Osmanlı Devleti bundan sonra Celalileri (asileri) cezalandırma yoluna gitti.

Malatya yöresindeki asilerin bir kısmı yakalanarak cezalandırıldı, geri kalanlar ise ayaklanmalarını sürdürdüler. 1596 yılında Kiziroğlu Musta’nın adamlarından Kelp İlyas oğlu Ali, Malatya’da idi. Onun ve ünlü asilerden Karayazıcı’nın merkezi yönetimle olan çatışmaları, Malatya yöresine büyük zararlar verdi. Sivas Beylerbeyi Alacaatlı Ahmet Paşa, halka zulümkar davrandı. Emri altındaki askerler her yeri yağmaladılar. Arapgir kadısı Taret Efendi’nin İstanbul’a gönderdiği 1603 tarihli mektuplar bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bunlara göre Malatyalı Zeynel Bey, Arapgir Sancağının Alacaatlı Ahmet Paşa tarafından kendisine verildiğini ileri sürerek, 600 askeri ile Arapgir’e gelmişti. Kasaba halkı bunları kabul etmemiş, çıkan çatışmada asiler, halktan 200 kişiyi öldürmüşlerdir. Bu sırda yine Alacaatlı Ahmet Paşa’nın adamlarından Kayserili Bali Ağa, müfettişlik taslayarak Arapgir’e geldi, Malatyalı Zeynel Beyle birleşerek kasabayı haraca bağladı. Arapgir’de 40 gün kalan asiler 300’den fazla
evi yıkıp, yakacak olarak kullandılar. Zeynel Bey’in ayrılmasından sonra, Arapgir bu defa da Gerger’de oturan Başıbüyük Hamza Bey ile Kethudasının saldırısına uğradı. Başıbüyük oğlu Hamza Bey, 700 zorba ile kasabayı basıp halktan 100 kişiyi öldürdü, Arapgir halkı evlerini bırakıp dağlara kaçmak zorunda kaldı. Kasabada üç aydan fazla kalan Hamza Bey, her yeri yağmalayarak yöre köylerinden topladığı 40.000 Gerger’e gönderdi. Dağlara kaçan halkın bir bölümünü de yakalatarak soydu.

Bu dönemden sonra Malatya’da yer yer ayaklanmalar olduysa da Osmanlı’ya bağlı olarak huzurlu bir yönetim oluşturulmuştur. XIX. yüzyılın başlarında, Malatya kenti harap bir durumdaydı. Yılın yaklaşık 4/3’ünü bağlarda geçiren halk, bu yörelerde yerleşme eğilimindeydi. Kent de bu sebepten dolayı gelişemiyordu. 1835 yılında Malatya’dan geçen J. Brand, kentin sürekli eşkiya saldırısına uğradığını sıkça görülen salgın hastalıklardan zarar gördüğünü belirtmektedir.

1838 yılına, Osmanlı ordusu komutanı Hafız Paşa, karargâhını Harput Mezra’dan Malatya’ya taşıyınca, Eski Malatya (Battalgazi) tamamen terk edilmeye başlandı. Askerlerini barındıracağı ev bulamayan Hafız Paşa, bağlara göçen halkın evlerine el koydu. Ordu, 1838-1839 kışını Malatya’da geçirince kent halkı bağlara sığınmak zorunda kaldı. Bağların bulunduğu Asbuzu yöresi (bugünkü) Malatya olarak gelişmeye başladı. Ordu Nizip Savaşı için Eski Malatya’dan ayrıldıktan sonra, halk harap olmuş evlerine dönmedi. Malatya’dan geçen İngiliz gezgin, W.F. Ainsworth, askerlerin ayrıldığı kentte, yıkık 500 ev bulunduğunu yazmaktadır. Charles Texier de, kervansarayların ıssız, evlerin perişan olduğunu belirttikten sonra Eski Malatya’nın yakında kent olmaktan çıkacağını belirtmektedir. Yeni Malatya’nın kurulduğu Asbuzu yöresi, sulu bahçeler ve bağlardan oluşmaktadır. Ayrıca bağ ve çevrelerinde ufak yerleşim yerleri de bulunmaktaydı. Zamanla dış mahalleler Asbuzu ile birleşti. Malatya XIX. yüzyıl boyunca küçük bir kent olarak kalmış, asıl gelişmesi Cumhuriyet döneminde olmuştur. 1521 yılında Maraş (Dulkadiriye) eyaleti kurulduğunda Malatya bu eyalete bağlı bir sancaktı. Ayn-ı Ali Efendi’nin Kavanın-i Al-i Osman risalesine göre, 1609 yılında Maraş eyaleti sancakları arasında Malatya da bulunmakta idi. Bu durum uzun süre değişmemiştir. Başbakanlık arşivi, Maliyeden müdevver 9.590 nolu deftere göre, 1777-1787 yıllarında Malatya Dakka (Suriye Şehri) eyaletine bağlıydı. Bu tarihte Malatya Sancağının kazaları şunlardı: Kâhta, Taşabad, Şuuremaa Bucak, Gerger, Besni, Maşra, Hısınmansur, Samsat, Dostibirke, bu dönemde Arapgir, Sivas eyaletine bağlı bir sancaktı. Darende ise Sivas eyaletine bağlı, Divriği sancağının kazası idi. Malatya’da 1518-1530-1560 yıllarında üç defa sayım yapılmıştır. 1530 yılında kent nüfusu 300 kadardı. 1560 yılında ise 8700’ü bulmuştur. XVI. yüzyıl ortalarında Malatya’da 32 mahalle vardı. Malatya yöresi, Osmanlıların klasik döneminde, Maraş eyaletine bağlı bir Liva (Sancak) idi. 1831 yılındaki idari değişiklikle, Malatya Liva’sı, Maraş Merkez Liva, Samsat ve Gerger Liva’larıyla birlikte Maraş eyaleti sınırları içinde yer almakta idi. 1847 yılındaki idari bölünmede Malatya Livasının bu defa Harput eyaletine bağlandığı görülmektedir. Malatya’nın yanı sıra, Harput eyaletinin diğer Livaları Merkez Liva, Arapgir ve Besni’dir. 1867 yılındaki vilayet nizamnamesi ile Malatya Liva olmaktan çıkıyor ve kaza’ya dönüşüyordu. Bu dönemde, Malatya kazası, Diyarbakır vilayetinin Mamuret-ül Aziz Sancağına bağlı kazası idi. 1877 yılındaki Devlet Salnamesi, Malatya’nın, Diyarbakır vilayetine bağlı bir sancak olduğunu kaydetmektedir. Bu dönemde, Malatya sancağının kazaları sırasıyla; Akçadağ, Besni, Hısınmansur ve Kâhta idi. Arapgir kazası ise Mamuret-ül Aziz’e bağlı idi. 1892 yılındaki Devlet Salnamesi Malatya sancağının Diyarbakır vilayetinden alınarak, Mamuret-ül Aziz vilayetine verildiğini belirtmektedir. Bu dönemde Malatya Sancağının kazaları, 1877 yılındaki durumlarını muhafaza etmekte idi. Cuinet, Malatya Sancağının 1891 yılında 5 kazası, 9 nahiyesi ve toplam 1240 köyü olduğunu yazmaktadır. 1918 yılında Malatya Sancağı, 1892 yılındaki durumunu korudu. Bugün Malatya’ya bağlı olan Darende kazası ise 1867 yılından sonra Sivas Merkez Sancağına bağlıydı. Osmanlı döneminin sonunda Müstakil Mutasarrıflık olan Malatya, bu durumunu 1924 yılına kadar sürdürmüştür.

1881-1893 yılları arasında Malatya Merkez Kazası’nın 133.244 nüfusu vardı. Cuinet, 1892 yılında Malatya sancağının toplam nüfusunun 216.280 olduğunu belirtmektedir. Cumhuriyetle birlikte (20 Nisan 1924 Anayasası 89. Maddesi) il olan Malatya, yabancı işgaline uğramayan, nadir kentlerinden biridir. Malatya Ali Galip olarak bilinen ve Mustafa Kemal’in tutuklanmasını amaçlayan olayın dışında önemli bir hadiseye şahit olmamıştır. Malatya, Mondros Mütarekesi döneminde, Karargâhı Diyarbakır olan 13. Kolordo’nun denetimi altında idi. Kolorduya bağlı 12. Süvari ve Topçu alayının karargâhları buradaydı. Yöre halkının siyasi eğilimlerini aşiret ilişkileri belirliyordu. 1919 yılında merkezi İstanbul’da olan Kürt Teali Cemiyeti’nin Elazığ Şubesi aracılığıyla Malatya yöresinde de yoğun bir çalışmaları vardı. Bu cemiyet 1919 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Malatya, Mutasarrıfı Bedirhanlı Halil Rahmi Bey ve İngilizlerin Musul’daki siyaset temsilcisi Nowill’in yardım ve gayretleri ile bir ayaklanma için yoğun çaba harcıyorlardı. Bu çalışmaları, Harbiye ve Dâhiliye nezaretlerine bildiren birlik komutanları gerekli tedbirlerin alınmasını isteyerek ve kendileri de üzerlerine düşen görevleri yaparak tehlikeyi bertaraf etmişlerdir.

Malatya İli Tarihi 28

Adıyaman, Kâhta ve Çemişgezek kaleleri Sultana tabi olmuştur. Kış yaklaştığında, Malatya’dan ayrılarak Antalya’ya hareket etmiştir. Alaaddin Keykubat yerine İzzettin Kılıç Arslan’ın geçmesini istiyordu. Ancak, 1237 yılında öldüğünde dönemin veziri Sadettin Köpek, hile ile II. Gıyaseddin Keyhüsrev’i başa geçirdi. Anadolu Selçukluları’nın hizmetinde bulunan Harzemşah’lı beyler, bu durumu kabullenmediler. II. Gıyaseddin, Harzem Beylerinin ve askerlerinin başında bulunan Kayırhan’ı hapsettirdi. Kayırhan’ın hapiste ölümü üzerine Harzemşahlılar, batı ve orta Anadoluyu terk ederek, Malatya’ya doğru hareket ettiler. Masara veya Arapgir yolundan Fırat nehrini geçtiler, yol üzerinde bulunan bütün vilayetleri yağma ettiler. Bu durumda telaşa düşen II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Kemalettin Kamyar’ı merkez ordusunun komutanlığına tayin edip, Harzemleri geri döndürmek maksadıyla gönderdi. Kemalettin Kamyar Malatya’ya geldiğinde dönemin Subaşısı olan Seyf Üd Devle Er Tokoş’u onları takiben Harput’a yolladı. O da Harput Subaşısı Seyfettin Bayram ile birlikte Harzemlilerinde anlaşmaya yanaşmamaları sonucu savaş başladı. Onlar Seyfeddin Bayram’ı bazı askerleri ile öldürdüler, Seyf Üd Devle Er Tokuş’u da esir ettiler. Yöre büyük zararlar gördü. Moğol istilasının yaklaştığı sırada Harzemşahları kaybetmek, devletin direnme gücünü büyük ölçüde azalttı. 1240 yılında Baba İshak’ın emri üzerine Türkmenler, sığır, koyun ve diğer mallarını satıp silah satın aldılar; cihad ilanı Türk kabile ve obaları arasında yayılınca, Türkmenler her köşeden karıncalar gibi İsyana başladılar, kısa sürede bu isyan büyüyüp genişledi. Malatya Subaşısı Muzaffereddin Alişir, ayaklanmayı bastırmaya çalıştıysa da büyük kayıplar vererek bozguna uğradı. Malatya’ya dönen Muzaffereddin Alişir, yeniden asker toplayarak ayaklananların üzerlerine yürüdü, fakat yenilerek geri çekilmek zorunda kaldı. Devlet bu ayaklanmayı güçlükle önleyebildi. Selçukluların bu durumunu gören Moğollar, kararsızlıklaından sıyrılıp, Anadolu’ya saldırıya geçtiler. 1243 yılındaki Kösedağ Savaşında Selçuklular yenilgiye uğrayınca, Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Tokat’a kaçtı. Kösedağ bozgunu üzerine, Malatya subaşısı Reşideddin, yanına adamlarını ve değerli eşyalarını alarak Malatya’yı terk etti. Yöneticisiz kalan Malatya’da Müslüman ve Hıristiyan halk, anlaşıp kent surlarına ve kapılarına muhafızlar görevlendirerek Malatya’yı dış saldırılardan korudular. Ancak, Moğol istilası ürünlerin toplanmasına engel olmakta idi. Moğollarla anlaşma yapıldı ve kentin subaşısı Reşideddin geri döndü. Bu sırada Yasavur Noyan komutasındaki bir Moğol ordusu, Halep’ten sonra Malatya önlerine geldi. Moğollar surların dışında kalan halkı öldürüp, ürünleri yaktılar. Subaşı Reşideddin, kent halkından 40.000 altın toplayarak Moğollara verdi ve onların Azerbaycan’a dönmelerini sağladı. Moğolların ayrılmalarından sonra Malatya’da kıtlıkla birlikte veba salgını baş gösterdi. 1256 yılında Baycu Noyan, Anadolu seferine çıktı. II. İzzettin Keykavus’un Bizanslılara sığınması üzerine, 4. Kılıç Arslan Anadolu Selçuklu tahtında rakipsiz kaldı. 1257 yılında Baycu Noyan’ın Azerbaycan’a gitmesinden sonra geri dönen II. İzzettin Keykavus tahtı ele geçirdi. II. İzzetttin Keykavus, Şerafettin Ahmed’i Malatya’ya gönderdi. Moğollara yenilmesi üzerine yerine, cüssesi küçük zekâsı ve cesareti yüksek Ali Bahadır’ı Malatya’ya gönderdi. Büyük bir kıtlık geçiren ve buğdayın bir yükü 120 dirheme satılan Malatya’da halk Ali Bahadır’ı iyi karşılayarak, Sultan İzzettin’in hâkimiyetini kabul ettiler. Onun otoritesi ile yollar açıldı ve kıtlığa son verildi. Ancak, Baycu Noyan, Malatya üzerine yürüyünce, Ali Bahadır Kâhta’ya kaçtı. Baycu Malatyalılara Kılıç Arslan’ın saltanatını tanımaları için yemin ettirdi ve şehrin altınlarını toplayarak, Bağdat muharasına giderken, Kılıç Arslan’ın emirlerinden Fahrettin Ayaz’ı Malatya valiliğine tayin etti.

Baycu, 1258 yılında Anadolu’dan ayrılınca, Ali Bahadır Malatya önlerine geldi. Ettikleri yemine bağlı kalan Malatya halkı, Moğol istilasından da korktuğu için kentin kapılarını kapalı tuttular. Ancak, baş gösteren açlık yüzünden açmak zorunda kaldılar. Ali Bahadır, Kılıç Arslan yanlısı Fahrettin Ayaz ile iğdiş başı Muin’i öldürttü. Ali Bahadır Moğollar’ın ilerlediğini öğrenince Malatya’yı terk edip, Sultan İzzettin’in yanına döndü. Ülke karışıklıklar içinde bunalmıştı. Moğol baskısı giderek artıyor, Anadolu’daki Türkmen boyları da fırsat buldukça ayaklanıyorlardı. İlhanlı hanı, Olcayto, Anadolu üzerindeki İlhanlı egemenliğinin çökmekte olduğunu görünce 1314 yılında Emir Çoban’ı Naib tayin eylemişti. Olcayto için Haraç toplayan Mardu ve Cemaleddin, Malatya halkına sürekli baskı uyguladılar. Tecavüze uğrayan Malatyalılar bu mülkün 170 yıldan beri kendilerine ait olduğunu, Selçuklu sultanlarının verdiği beratların ellerinde bulunduğunu söyleyerek acı acı yakınıyorlardı.

Halep Memlük Emiri Seyfettin Tengiz, ordu ile Malatya’ya varınca Cemalettin Hızır, kentin ileri gelenleri ile birlikte onu karşıladı ve bağışlanmaları dileğinde bulundular. Seyfettin Tengiz tarafından affedilen Malatya halkı askerlerin şehri yağmalamalarına müsaade etmemek kapıya bırakılan muhafızları dinlemeyerek şehre girdiler. Selçuklular devrinde Malatya, sanayi ve ticareti ileri, zengin bir şehirdi. Burada kumaş dokuyan tezgâh miktarı 12.000 ile 19.000 arasındaydı. İşte Memlük askerleri bu zengin şehri yağmalamaya başladılar. Müslüman- Hıristiyan farkı gözetmeksizin kıymetli eşyalarını alarak, halkını esir ettiler. Bununla beraber dönüşte Müslüman esirleri serbest bıraktılar. Memlükler kentten ayrıldıktan sonra Emir Çoban, Malatya’ya gelip düzeni sağladı. Yakılıp yıkılan yapıların onarılmasını emretti. Malatya’nın müdafaası için de 2000 süvari bıraktıktan sonra, 1315’te Tebriz’e döndü. 1318 tarihinde sonra da Anadolu Selçuklu Devleti tarihe karıştı.

Malatya İli Tarihi 27

Büyük Selçuklu Sultanı Mehmet Tapar (1105-1118), Anadolu Selçuklularının büyük ilerleyişini kaygı ile izliyordu. Musul, iki devlet arasında savaş çıkmasına sebep oldu. Büyük Selçuklu Sultanı, Musul valiliğini Çökermiş’in elinden alıp, Çavlı’ya vermişti. Çavlı, Çökermiş’i öldürünce Musul halkı onun çocuk yaştaki oğlu Zengi’yi vali yaptı. Çavlı Musul’u kuşattığında kent halkı, Malatya’da bulunan I.Kılıç Arslan’a haber göndererek yardım istedi. I. Kılıç Arslan, Çavlı’yı Nusaybin’de yendi ve Musul’a geldi. Kentin valiliğine oğlu Şahinşah’ı, komutanlığına da Bozumuş Bahadır’ı atadıktan sonra, yeni güçlerle Musul üzerine yürüyen Çavlı’yı karşılamaya hazırlandı. Savaşta Çavlı üstün geldi. I. Kılıç Arslan da öldürüldü. (1107) Musul’u alan Çavlı, Selçuklu şehzadesi Şahinşah’ı esir ederek İran’a götürdü. Bozumuş Bahadır, I. Kılıç Arslan’ın küçük oğlu Tuğrul Arslan’ı Malatya’ya getirerek Sultan ilan etti. Konya ve yöresinin yönetimini de Hasan Bey üstlendi. 1110 yılında İran’dan kaçan Şahinşah, Konya’ya gelerek tahta çıkıp Selçukluların yeniden toparlanmasını sağladı. 1115 yılında, Büyük Selçuklu Sultanı Mehmet Tapar, Porsuk komutasındaki bir orduyu Anadolu üzerine gönderdi. Artuklu beyi Necmeddin İl Gazi ve Malatya Sultanı Tuğrul Arslan ve Atabek’i Belek Porsuk’u yenerek geri çekilmeye zorladılar.

Bu arada Anadolu Selçukluları arasında taht kavgaları başlamıştı. Şahinşah’ın kardeşi Mesut, kayınbabası Danişmendli Emir Gazi Gümüştekin’in yardımıyla 1116 yılında, Anadolu Selçuklu tahtını ele geçirdi. Bu sırada, Artuklular ile Malatya Selçukluları, Franklara karşı savaşıyorlardı. Bunu fırsat bilen Mengücük beyi İshak (1118-1142) Malatya Sultanı Tuğrul Arslan’a ait Harput havalisine 1118 yılında bir akın yaptı. Bunun üzerine, 1119 yılında Tuğrul Arslan’ın Atabey’i olarak bu bölgeyi idare eden Belek, Mengücüklü beyliği üzerine yürüyerek Kemah bölgesini ele geçirdi. Trabzon Rum dukası Konstantin Gabras’ın yardımını sağlayan Mengücük beyi İshak geri döndüğünde, Tuğrul Arslan ve Atabeyi Belek, Danişmendli Emir Gazi Gümüştekin ile onlara karşı bir ittifak yaptılar. Gümüşhane’ye bağlı Şiran havalisinde (1120) yapılan savaşta Konstantin Gabras ile Mengücük beyi İshak yenilerek esir düştüler. Emir Gazi Gümüştekin esirleri, Tuğrul Arslan ve Belek’e danışmadan serbest bıraktığından, Danişmendliler ile Selçukluların arası açıldı. 1122 yılında Artuklu Beyi Necmeddin İl Gazi öldü. Yerine oğlu Hüsameddin Timurtaş geçti ise de ülkenin asıl yönetimi Malatya Sultanı Tuğrul beyin Atabeyi Belek’in elinde idi. Belek’in gücünden çekinen Danişmendli Emir Gazi Gümüştekin, Malatya Sultanı Tuğrul Arslan üzerine yürümeyi göze alamıyordu.

Ancak, Belek’in 1124 yılında ölümünden sonra, Danişmendli Emir Gazi Gümüştekin Anadolu Selçuklu sultanı I. Mesud ile Malatya üzerine yürüdü. Yöre bütünüyle işgal edildi ise de Malatya teslim olmadı. Gümüştekin oğlu Muhammed’e kuşatmaya devam etmesini söyleyerek geri döndü. Muhammed, Malatya yakınlarında Samanköy’e yerleşerek kenti altı ayın üzerinde kuşatma altında tuttu. Malatya’da kıtlık baş göstermesi üzerine, Tuğrul Arslan Haçlılardan yardım istedi. Bu sırada Halep’i almaya çalışan Haçlılar, yardımda geç kaldılar. Tuğrul Arslan annesini de yanına alarak Minşar kalesine çekildi. Malatya’yı, yöreye gelmiş olan Gümüştekin’e teslim etti. (1124) Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mesud, kardeşi Tuğrul Arslan’ı böylece saf dışı bıraktıktan sonra Malatya’yı Emir Gazi’ye terk etti. Ancak, Ankara, Kastamonu yörelerine hâkim olan kardeşi Melik Arap, babasına ait olan beldenin Danişmendlilere verilmesine kızdı ya da bunu bahane ederek topladığı kuvveti ile 1126 yılında I. Mesud’un üzerine yürüdü. Emir Gazi Gümüştekin, o sırada Artuklularla uğraştığından, Sultan I. Mesud yenildi. Bizans İmparatoru II. Yuannis Komnenos’dan yardım alarak geri dönen I. Mesud kayınbabası Emir Gazi Gümüştekin ile birleşip Melik Arap üzerine yürüyerek onu yendiler. Böylece Anadolu Selçuklu taht kavgaları sona ermiş oldu. 1134 yılında Danişmend Gazi Gümüştekin öldüğünde, tahta büyük oğlu Melik Muhammed geçti ise de, kardeşleri Ayn Ud Devle ile Yağan onun sultanlığını tanımadılar. Melik Muhammed 1135 yılında Yağan’ı öldürttü, Ayn Ud Devle Malatya’ya kaçtı fakat burada tutunamadı. Melik Muhammed, 1143 yılında öldüğünde, Zunnun, Yunus ve İbrahim adlarındaki oğulları arasında taht kavgaları çıktı. Bu kavgalara Belik Muhammed’in kardeşleri Yağıbasan ile Ayn Ud Devle de karıştılar. Daha önce Malatya’dan ayrılmak zorunda kalan oğlu Ayn Ud Devle, Minsar kalesi beyi Yunus ile birleşerek geri döndü.

Kent halkı kendisini hükümdar olarak tanıdı. I. Mesud ise Zunnun’u destekliyordu. Sultan I. Mesud, Yağıbasan’ı yendikten sonra 1143’te Malatya’yı kuşattı. Kuşatma, Bizanslıların saldırıya geçmesi üzerine kaldırıldı. 1144 yılında, şehri ikinci defa kuşatan I. Mesud, Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos’un saldırması üzerine kenti yine alamadı. Ayn Ud Devle 1152 yılında ölünce yerine çocuk yaştaki oğlu Zulkarneyn geçti. Sivas’ta hüküm süren Yağıbasan, Zulkarneyn ile I. Mesud’a karşı ittifak yaptılar. Selçukluların Sivas’a yürümesi üzerine, bağışlanması için ricada bulundu. Yağıbasan’ı böylece saf dışı bırakan I. Mesud, Malatya üzerine yürüdü, direnemeyeceğini anlayan Zulkarney, Selçuklu egemenliğini tanıdı. 1155 yılında I. Mesud ölünce, yerine oğlu II. Kılıç Arslan geçti. Sivas Emiri Yağıbasan, Kayseri Emiri Zunnun ile Malatya Emiri Zulkarneyn, onun sultanlığını tanımadılar. Selçuklu tahtına, Ankara-Çankırı emiri Şahinşah’ı geçirmek için ayaklanan ittifak güçlerine yenilen II. Kılıç Arslan, yardım almak umuduyla Bizanslılara sığında (1162) Bizanslılardan aldığı yardımla geri dönen II. Kılıç Arslan Artuklu Kara Arslan, Mardin Emiri Necmeddin Alp’i, Dilmaçoğlu beyi Fahrettin Devlet Şah da ona katıldılar. II. Kılıç Arslan batıdan öbürleri doğudan saldırıya geçince, Yağıbasan kaçmak zorunda kaldı. (1163) II. Kılıç Arslan, bundan sonra Malatya’yı ele geçirmeye çalıştı. Malatya Emiri Zulkarneyn (1162) de ölmüş, yerine oğlu Melik Nesrettin Muhammed geçmişti. Ancak kardeşi Feridun onu tahttan indirdi. Nasrettin Muhammed de II. Kılıç Arslan’a sığındı.

Anadolu Selçukluları bu karışık ortamdan yararlanarak 1171 yılında Malatya’yı kuşattılar. Fazla direnemeyeceğini anlayan Ferudun kentten ayrılarak, II. Kılıç Arslan’ın rakibi atabey Nureddin Mahmut’un yanına sığındı. Nureddin Mahmud, Anadolu Selçuklularına karşı savaşa hazırlandığından, 2. Kılıç Arslan kuşatmadan vazgeçti. Malatya yöresinden 12.000 kişiyi sürgün ederek Kayseri’ye döndü. Nureddin Mahmut 1174 yılında ölünce, Anadolu Selçuklularının yanında bulunan Melik Nesreddin Muhammed gizlice Malatya’ya girdi. Kardeşi Feridun’u öldürdükten sonra kente hâkim oldu. (15 Şubat 1175) Öteden beri Malatya’yı almak isteyen Anadolu Selçukluları 1178 yılında kenti kuşatınca Nasreddin Muhammed Harput’a kaçtı ve Malatya Anadolu Selçuklularının eline geçti. II. Kılıç Arslan (1186) yılında ülkesini, yaşlandığı için sağlığında on bir oğlu arasında paylaştırdı. Malatya, Muizeddin Kayserşah’ın payına düştü. Kısa bir süre sonra kardeşler arasında taht kavgaları başladı. Sivas Emiri Kutbeddin Melikşah, Konya’yı ele geçirip kendisini veliaht ilan ettirdi ve öbür kardeşlerini saf dışı bırakmaya çalıştı. Baskıdan bıkan Malatya Emiri Muizeddin Kayserşah, 1191 yılında Selahaddin Eyyubi’ye sığındı. Onun desteğini sağladıktan sonra Malatya’ya dönebildi. Kutbeddin Melikşah bu defa Kayseri Emiri Nureddin Sultanşah’ı saf dışı etmeye karar vermiş, II. Kılıç Arslan’ı da kendisine katılmaya zorlamıştı. Kayseri’nin kuşatılması sırasında, Kutbeddin Melikşah’ın baskılarından bıkan II. Kılıç Arslan Nureddin Sultan Şah’ın yanına kaçtı. Bunun üzerine Kutbeddin Melikşah geri dönerek Konya’da Sultanlığını ilan etti. II. Kılıç Arslan, Nureddin Sultan Şah’ın saltanat hırsı ile yaptığı baskılar yüzünden, Uluborlu Emiri Gıyaseddin Keyhüsrev’in yanına gitti. Onu kendisine veliaht yaparak Konya’yı ele geçirdi. II. Kılıç Arslan, 1192 yılında öldüğünde yerine I. Gıyaseddin Keyhüsrev geçti. Ancak, 1196 yılında Konya’yı alan Tokat emiri Süleyman Şah, Anadolu Tahtına çıktı. I. Gıyaseddin Keyhüsrev’de Bizanslılardan yardım almak için İstanbul’a gitti. II. Süleyman Şah, ülkede birliği sağlamaya çalıştı. 1200 yılında Malatya’yı ele geçirdi. Malatya Emiri Muizeddin Kayserşah, Eyyubilere sığınmak zorunda kaldı.1205 yılında, II. Süleymanşah öldüğünde yerine çocuk yaştaki oğlu III. İzzettin Kılıç Arslan geçti. 1196 yılında tahtı II. Süleymanşah’a kaptıran I. Gıyaseddin Keyhüsrev geri dönerek Konya’yı geri aldı ve sultanlığını ilan etti. Oğullarından İzzettin Keykavus’u Malatya’ya, Alâeddin Keykubat’ı Tokat’a, Celaleddin Keyferudun’u Koyulhisar’a Emir olarak atadı. Gıyaseddin’in 1211 yılında ölümünden sonra yerine büyük oğlu Malatya emiri İzzettin Keykavus geçti. Kardeşi Alaaddin Keykubat onun Sultanlığını tanımayarak ayaklandı, sonuçta yenildi. Malatya civarında bulunan Masara (Minşar) ve bilahare de Kezirpert(Gaderbeyt) Kalesine hapsedildi. I. İzzettin Keykavus’un 1220 yılında ölümünden sonra yerine I. Alaaddin Keykubat geçirildi. Keykubat, Malatya şehir surlarını onartarak, kentin savunmasını güçlendirdi. Şehri imar eden Keykubat’ın en önemli eserlerinden biri de 1224 yılında yapılan ve Anadolu Büyük Selçuklu Mimari geleneğini temsil eden tek eser Malatya Ulu Camii (Eski Malatya – Battalgazi) dir.
Keykubat, Fırat boylarında 1226 yılında yeni fetihlere girişti.

Malatya İli Tarihi 26

Bizanslılar 11. Yüzyılın başlarında Doğu Anadolu’yu istila ederek, buradaki Ermenileri Fırat yöresine sürdürmüşlerdi. Aynı yüzyılda başlayan Türk akınları yüzünden Ermeniler, güneybatıya doğru inip Malatya, Maraş ve Urfa bölgesinde toplandılar. Ermeniler kendilerine zorla Ortodoksluğu kabul ettirmeye çalışan Bizanslılara düşmandılar. Bu yüzden Anadolu’nun Türklere karşı savunulmasında Bizanslılara yardımcı olmadılar. 1071 yılında Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (1068 – 1071), Türkleri Anadolu’dan atmak için büyük bir sefer düzenledi. Malazgirt’te savaş alanını topluca terk eden Ermeniler, Balkanlarda Bizans ordusuna dâhil edilen Uz ve Peçenek Türklerinin Alparslan saflarına geçmesiyle Bizanslıların büyük bir bozguna uğramalarına sebep oldular. Bu zaferle Bizanslıların son direnme güçlerini kıran Türkler, hızla Anadolu içlerine akmaya başladılar. Kendi aralarında başlayan saltanat kavgalarında Kutalmışoğlu Süleyman Şah kendilerine vilayetler verilmediği için isyan eden şehzadeler ve başka beylerde kendi boylarıyla Anadolu’da bir yurt tutmaya çalışıyorlardı. 1072 yılında Alparslan’ın ölümü üzerine oğlu Melikşah (1072 -1092) tahta geçti. Ama amcası Kavurd onun sultanlığını tanımadı. Kavurd’un başlattığı ayaklanmayı bastıramayacağını anlayan Melikşah, bu sırada Anadolu’nun fethiyle uğraşan Artuk Bey’i yardıma çağırdı. Artuk Bey, 1073 yılında Anadolu’dan Melikşah’a yardım etmek amacıyla ayrıldı. Bu arada saltanat iddiasıyla Alparslan’a karşı ayaklanmış olan Kutalmışoğullarından Süleyman Şah ile kardeşi Mansur Konya’dan İznik’e kadar olan bölgeyi ele geçirerek 1075 yılında merkezi İznik olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurarak bağımsızlığını ilan etmişti. Akın akın gelen Türk göçlerinin Batı ve Orta Anadolu’da toplanmalarından yararlanan Ermeniler, doğuda birtakım prenslikler kurdular.

Bizanslıların Malatya-Antakya hattını Türklere karşı korumakla görevlendirdikleri Ermeni komutanı Filaretos, Malazgirt savaşından sonra kendi hesabına hareket etmeye başladı. Frank komutanı Raimbaut ve askerleri ile Toroslar’daki Ermeniler onun yönetimi altında birleştiler. Böylece güçlenen Filaretos, 1074 yılında Bizans İmparatoru 7. Michael Ducas’ın Antakya valiliğine atadığı komutan İzak’ı bozguna uğratmaya muvaffak oldu. Daha sonra Muş, Siirt yörelerinde Bizanslılara bağlı kalan Ermeni prensi Thornig ile çatışmaya girişti. Bu savaşlar sırasında Raimbaut öldü ise de Thornig’i saf dışı bırakmayı başardı. 1077 yılında Urfa’yı Bizans valisi Leon’un elinden aldığı gibi, Malatya’da yerleşen Ortodoks Ermeni Gabriel’i de kendisine bağladı. Selçuklulardan çekinen Filaretos, karısını Bağdat’a göndererek Melikşah’dan sağladığı bir fermanla Malatya’da hâkimiyetini perçinledi.

Fırat boylarında ortaya çıkan Ermeni Vasag’ı da 1079’da öldürten Filaretos, ardından Antakya’daki Rumları ortadan kaldırdı. Böylece; Malatya, Maraş Antakya ve Urfa yörelerini içine alan oldukça büyük bir prenslik kurdu. Bu sırada Anadolu Selçukluları giderek güçlenerek sınırlarını genişletmeye başlamışlardı. Bu durumdan kaygı duyan Filaretos, Büyük Selçuklu sultanı Melikşah ile kurmuş olduğu dostluğu devam etmekteydi. Süleyman Şah da, bu dostluğa karşı 1082 yılında doğu seferine çıkarak Kilikya yöresini kendisine bağladı. 1085 yılında Antakya seferine çıktığında Danişmendli Beyi Melik Danişmend Gazi, Malatya üzerine yürüdü, ama kenti alamadı. Filaretos, Melikşah’ın desteğini almak umuduyla Rey’e gitti. Bu gidişten bir sonuç elde edemedi ve kısa bir süre sonra Maraş’ta öldü. Süleyman Şah’ın 5 Haziran 1086 yılında Büyük Selçuklu Sultanı komutanlarından Tutuş tarafından öldürülmesi üzerine oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan’ın esir edilmeleri Anadolu Selçukluları’nı büyük bir sarsıntıya uğrattı. Süleyman Şah; bu sefere çıkarken yerine komutanlarından Ebu’l Kasım’ı bırakmıştı. Bu suretle devletin çökmesini engelledi. 1092 yılında Melikşah’ın ölümü üzerine İran’dan kaçan I. Kılıç Arslan İznik’e döndü. Onun yönetiminde Anadolu Selçukluları tekrar kısa sürede toparlandılar. Melik Danişmend Gazi ise Malatya’yı ele geçirmek için plan yapıyordu. I. Kılıç Arslan’ın kardeşi Kulan Arslan (Davud) Malatya’yı kuşattığında Melik Danişmend Gazi’nin de şehirde gözü olmasından dolayı oraya girerek Anadolu Selçukluları ile Ermeni Gabriel’i uzlaştırdı. Danişmendliler, Malatya üzerine saldırmak için uygun bir ortam beklerken, I. Kılıç Arslan 1095 yılında Malatya’yı Danişmendlilerden önce ele geçirmek için kuşatmayı yoğunlaştırdılar. Şehrin Ermeni ve Süryani halkı teslim olma yanlısı idi. I. Kılıç Arslan, bazı ayrıcalıklar tanıyacaklarına söz vererek Süryani patriğinin desteğini aldı ise de Gabriel onu öldürttü. Bunun üzerine, Anadolu Selçukluları kenti savaşla almaya karar verdiler. Bu sırada, I. Haçlı seferinin başlaması I. Kılıç Arslan’ın kuşatmadan vazgeçmesine sebep oldu. I. Haçlı seferi sarsıntısı geçtikten sonra, Anadolu Selçukluları ve Danişmendliler toparlandılar.

I. Kılıç Arslan Bizanslılarla uğraşırken, Melik Danişmend Gazi 1098 yılında Malatya üzerine yürüdü, şehir surlarının kuvvetli olması nedeniyle kuşatma uzun sürdü. Danişmendliler şehrin çevre ile bağlantısını keserek, üç yıl beklediler. Muhasaraya yaz aylarında devam edip, kışları tekrar Sivas’a dönüyorlardı. Uzun müddet dayanamayacağını anlayan Gabriel, Antakya Prensi Bohemond’a elçiler göndererek bir anlaşma sonunda, şehri ve güzelliği ile meşhur olan kızı Morfia’yı kendisine vermeyi teklif etti. Bunun üzerine Haçlılar hemen harekete geçtiler. Önce bunları sevinçle karşılayan Malatya’daki Ermeni Halk, Haçlıların yaptıkları yağma ve zulümler yüzünden, Danişmendlilerden yana olmaya başladı. Melik Danişmed Gazi, Ermenilerin yardımı ile Haçlıları Malatya önlerinde pusuya düşerek bozguna uğrattı. Başta ünlü Haçlı Kontu Bhomod ve Richard gibi Frank komutanları esir alındı. (1100). Niksar’da hapsedilen tutsakları kurtarmak için Avrupa’da yeni bir haçlı seferi düzenlendi. Bunun üzerine, Danişmendliler Malatya’yı kuşatmaktan vazgeçtiler.

Gabriel de Urfa kontu Bautounin’i Malatya’ya çağırarak himayesine girdi. 1101 yılında Anadolu’ya gelen Haçlı ordularını Anadolu Selçuklu ve Danişmendli kuvvetleri yok ettiler. Melik Danişmend Gazi, yeniden Malatya’yı kuşattı. Şehir kuşatılınca büyük bir kıtlık başladı. Gabriel ve Rumlar, Süryani ve Ermenilerden şüphelendikleri için, onlara zulüm ederek ve mallarına el koyarak birçoğunu da öldürdüler. Süryani halk Malatya Metropoliti Barsabuni’yi Gabriel’e gönderip, onu barışa yaklaştırmak istedi. Bunu kendisine karşı bir tertip zanneden Gabriel Bar Sabuni ile birlikte birçok ileri gelenleri öldürünce, askerler ve halk gazaba gelerek ihanete mecbur oldular. Şehrin kapılarını Danişmendlilere açarak askerlerin şehre girmesini sağladılar. Melik Danişment Gazi askerlerin şevkini arttırmak amacıyla, şehrin zenginliklerinden kendilerine pay verileceğini söyledi. Şehir alınınca ganimetler dağıtıldı. Bununla beraber kimseye dokunmayarak, halkın evlerine ve işlerine dönmelerini sağladı. Bundan başka ülkesinden buğday, öküz gibi zirai ihtiyaç maddeleri getirterek halka dağıttırdı. Zindanlarda bulunan insanları hürriyetine kavuşturdu. Gabriel ve ailesi, onun zulmüne uğrayan yerli Hıristiyanlar tarafından işkence ile öldürüldü. Malatya, Danişmend Gazi Ahmet zamanında bir saadet ve bolluk ülkesi oldu. Kılıç Arslan tarafından kuşatılan ancak, Haçlıların İznik’i kuşatmaları haberi üzerine bırakılan Malatya, artık Danişmend Gazi’nin fethi ile (18 Eylül 1101) Türk beldesi olmuş, daha sonra da Selçuklular ve Danişmendliler idaresinde kalmıştır. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan, öteden beri almak istediği Malatya’nın Danişmendlilerin eline geçmesini iyi karşılamadı. Melik Danişmend Gazi, Niksar’da tutuklu Haçlı komutanlarını fidye karşılığında serbest bırakınca, Anadolu Selçukluları ile Danişmendlilerin arası açıldı. I. Kılıç Arslan 1103 yılında Danişmendliler üzerine yürüdü. Maraş yöresindeki savaşta I. Kılıç Arslan üstün geldi. Melik Danişmend Gazi’nin 1105 yılında ölümünden sonra Anadolu Selçukluları Malatya’yı kuşattılar. Kenti elinde tutan Melik Danişmend Gazi’nin oğlu Yağısıyan fazla dayanamayacağını anlayınca kenti Anadolu Selçukluları’na teslim etti.

Malatya İli Tarihi 25

Bunu izleyen yıllarda Hamdani Sultani Seyf üd-Devle Ali (945-967) birkaç defa Malatya’yı istila etti. 961-962 yılında komutanlarından Naca, Bizanslılarla çarpışarak 18 gün boyunca şehri yağmalayıp, yakıp yıktırdı. Bizans İmparatoru II. Nikephor Focas, (963-969) Güneydoğu Anadolu ve Suriye’yi ele geçirdikten sonra savunmasız durumdaki Malatya’yı yeniden oturulur duruma getirmeye çalıştı. Suriye Yakubileri’ne haber salarak Malatya’ya gelip yerleşmelerini istedi. 970 yılında Yakubilerden büyük bir kısmı Malatya yöresine yerleşerek, Bizans egemenliği altında hayatlarını sürdürmeye başladılar.
SELÇUKLULAR DÖNEMİ
11. yüzyılda Türkler akın akın Anadolu’ya yöneldiler. Malazgirt zaferinden önce Malatya 1057 yılında Türklerin eline geçti ise de Bizanslılar kenti geri aldılar. L. İsaakios Comnenos (1057-1059) döneminde Türkler Malatya’yı ele geçirip halkını tutsak ettiler. Kenti tekrar ele geçiren Konstantinos Ducas (1059-1067), (1060-61) yıllarında Malatya’nın sur ve hendeklerini yeniden yaptırdı. Ne var ki kent 1064 ve 1066’da kısa süreli de olsa Türklerin eline geçmesine engel olamadı. Ancak Kuşatma için gerekli silahları olmayan Türkler, düzenli Bizans ordularıyla başa çıkamayarak almış oldukları toprakları bırakıp, geriye çekilmek zorunda kalıyorlardı. Bu sırada Ortodoks Bizanslılarla Gragoryen Ermenileri arasındaki anlaşmazlık devam etmekteydi.

Malatya İli Tarihi 24

Türk asıllı Afşin ve Arap asıllı Abdullah bin Mervan El Akta komutasındaki İslam ordusu Malatya halkının da yardımıyla Bizans ordusunu bozguna uğrattı. Ancak 841 yılında Bizans orduları, şehri yeniden ele geçirdiler. 9. Yüzyılın ortalarına doğru Malatya’nın bati ve kuzey yörelerinde yerleşmiş bulunan Pavlikiyenler Bizanslılara karşı ayaklandıklarından Malatya Valisi bin Abdullah bin El Akta onları destekledi. 863 yılında Anadolu içlerine bir sefer düzenledi. 3. Michael (842-867) Petronas komutasındaki Bizans ordularınca ağır yenilgiye uğratıldı. Komutan Ömer bin Abdullah El Akta bu savaşta şehit düşmüştür. I. Basileios (867-886) zamanında Bizans ordusu Darende ve Doğanşehir’i alarak, buraları yakıp yıktılarsa da Malatya’yı ele geçiremediler.
Bizanslılar, kuşatma sırasında ağır kayıplar verdiler. İmparator esir olmaktan zor kurtuldu. 917 yılında Arap komutanı Munis El Muzaffer Malatya’dan İç Anadolu üzerine bir sefer düzenledi. Bu seferi 923 yılında Muhammed bin Nasir, yaz ve kış seferlerinden başarı kazanması üzerine Bizanslılar 926-927 yıllarında Kurkuas komutasındaki bir ordu ile karşı saldırıya geçtiler ve Malatya yöresini yağmaladılar. Malatya valisinin oğlu Ebu Hafs ile komutanı Ebul Aşaş’ı Kurkuas’a göndererek Bizans egemenliğini kabul etti. Musul Hamdani emiri Nasr üd- Devle El Hasan’ı (929-962) amcası Said üd-Devle Malatya’ya sefer düzenleyerek şehri Bizanslılardan geri aldı. 934 yılında, Kurkuas, Malatya’yı yeniden alarak surların tümünü yıktırıp, kenti savunmasız bıraktı.

Malatya İli Tarihi 23

İslam orduları Pelezaium adi verilen yerde ağır bir yenilgiye uğramışlardır. Bu savaştan üç sene sonra 740 tarihinde Abdullah El Battal, Eskişehir yakınlarında Akronion önünde yapılan savaşta şehit düşmüştür. Ayni tarihte Malatya’da Bizans-Arap çatışmalarında Battalgazi’nin silah arkadaşı Abdulvahap’ın da şehit düştüğü sanılmaktadır. 755 tarihinde Bizans İmparatoru V. Konstantinos tarafından yakılıp yıkılan Malatya, aynı tarihte Salih bin Ali bin Abdullah komutasında saldırıya geçen İslam ordusu, V. Konstantinos komutasındaki Bizans ordusunu yenerek şehri yeniden ele geçirmişlerdir.
 Abbasi Halifesi El Mansur (754-775), yeğeni İmam Abdulvahap bin İbrahim’i Malatya valiliğine atadı. Vali, 757 yılında Hasan bin Kahtaba komutasındaki kuvveti ile gelerek Malatya’yı yeniden onarttı. Onarımı tamamlanan Malatya’ya 4.000 kişilik kuvvet bırakarak buradan ayrıldı. Halife Harun El Reşit (786-809) döneminde Malatya’ya karşı yapılan bir Bizans saldırısı püskürtülmüş ve şehir tahkim edilmiştir. Halife el Memun döneminde (813-833) oğlu Abbas Malatya’yı üs durumuna getirerek Bizanslılar üzerine saldırılar düzenledi. Bizans İmparatoru Theophilos, 837 yılında Doğanşehir ve Malatya üzerine saldırıya geçerek yöreyi yakıp yıktı. 838 yılında Halife El Mutasim’ın (833-842), Ebu Said Muhammed bin Yusuf komutasında Bizanslılara karşı çıkardığı Arap ordusu başarılı olamadı.

Malatya İli Tarihi 22

 Muaviye (661-680) bu kente gelerek bir zaman kaldı ve asker sayısını artırdı. Kenti Müslümanlaştırmak gayesiyle Irak ve Suriye’den Müslüman halkın bir kısmını getirerek Malatya’ya yerleştirdi. Bizanslılara karşı yapılan yaz seferlerinin üssü durumuna getirilmiştir. Hz. Ali ile Muaviye taraftarları arasındaki mücadeleler zamanında Müslümanlar, Anadolu seferlerini ihmal ettiğinden fırsattan yararlanan Bizanslılar Müslüman halkın ve askerlerin çekilmiş olduğunu görerek Malatya’yı yeniden zapt ettiler. Şehrin kalesini yıkıp, Müslüman halkı kılıçtan geçirdiler.
Emeviler döneminde Halife Ömer bin Abdülaziz (717-720) kaçmakta olan Darende halkını Malatya’ya yerleştirdi. Cavana bin El- Haras’ı buraya vali olarak atadı. 740-41 yılında Askivas komutasındaki Bizans Ordusu Malatya üzerine yürüdü. Kuşatma sırasında halk, kent kapılarını kapayarak Halife Hişam’dan (724-743) yârdim istedi. Bunun üzerine Bizanslılar çekildilerse de Halife Hişam Malatya’ya girdi, şehir onarılıncaya kadar buradan ayrılmadı. Şehre vali olarak atanan Melih İbn-i Sebeb ve yanında seferlerde bulunan Abdullah el Battal Bizanslıların elinde bulunan Synada şehrini kuşatmışlardır.

Malatya İli Tarihi 21

Adana bölgesinin merkezi Tarsus, Fırat bölgesinin merkezi Malatya olmak üzere iki hudut valiliği kurulmuştur. Anadolu’nun tamamen Türkleşmesine kadar Malatya, Bizans ve Müslüman Araplar arasında paylaşılamayan bir merkez konumundadır. VII. yüzyıldan itibaren sürekli Arap akıncıların saldırısına uğramıştır. 1993 yılında Battalgazi ilçesinde Belediye hamam inşaatı hafriyatı sırasında ele geçen VII. Mikhael Dukas (1071-1078) dönemine tarihlenen altın sikkelerden anlaşıldığı kadarıyla bu eserler Malatya’da Bizans döneminin sonu olarak karşımıza çıkar.
İSLAM DÖNEMİ
Müslüman Araplar, Anadolu’ya yaptıkları seferlerde Malatya’yı birkaç defa ele geçirmişlerdir. İyaz bin Ganem’in Habib bin Mesleme komutasında Malatya üzerine gönderdiği Arap ordusu kenti aldı ise de burada fazla kalamadı. Karşı saldırıya geçen Bizanslılar kenti geri aldılar. Suriye valisi Muaviye, Habib bin Mesleme’yi yeniden Malatya üzerine gönderdi. 656 yılında kenti alan Mesleme, buraya askeri birlikler yerleştirdikten sonra yönetimi kendi atadığı bir valiye bıraktı.

Malatya İli Tarihi 20

Bir diğeri ise Yukarı Banazı (Konak) köyünün Horata adı verilen suyun yanında bir üzüm bağının içindeki kalıntılardır. Öte yandan şehir içinde ve çevresinde bulunan kale kalıntılarından şehrin geniş bir alana yayıldığı ve halkının Hıristiyanlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Şehir ve çevresinde çok sayıda kilise ve manastır yaptırılmış, ancak bu mabetler İslam-Bizans mücadelesi sırasında tahrip edilmiştir. Müslümanlar tarafından yaptırılan cami ve mescitler, Hıristiyanlarca aynı tarzda hareket edilerek yıktırılmıştır. Bizanslılar, Malatya’yı Sasanilere karşı bir hudut şehri olarak kullanmışlardır.
575 yılının sonbahar mevsiminde Sasanilerle Bizanslılar arasında büyük bir meydan savaşı olmuş, Sasani imparatoru I. Hüsrev yenilgiyi hazmedemeyerek intikam amacı ile şehri yakıp yıkmıştır. Uzun süre Bizanslılar ve Müslüman Araplar arasında el değiştiren Malatya, Avasım şehirlerinin merkezi durumuna getirilmiştir. Anadolu’da Fırat’ın doğu kısmi Müslümanların ilk istilası sırasında ele geçirilmiştir. Emeviler devrinde de bu fetih tamamlanarak Anadolu’nun güney bölümü olan Adana, Ceyhan ile Fırat arasındaki toprakların kontrolüne geçmiştir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Sayfamızı Beğenmenizle
Mutluluk Duyarız