BEYLİKLER DÖNEMİ
1317 yılında, İlhanlı hükümdarı
Ebu Said Bahadır döneminde, Emir Çoban büyük güç kazandı. Oğlu
Timurtaş’ı Anadolu valiliğine atadı. 1327’de Emir Çoban’ın ölümü ile
Timurtaş yerine vekil olarak Alaaddin Eratna Beyi bırakarak Memlüklere
sığındı. Eratna Bey, 1338 yılında Memlüklerin egemenliğini tanıdıysa da
1340 yılında bağımsızlığını ilan etti. Bu sırada, Elbistan ve Maraş
yöresinde büyük kitleler halinde toplanmış olan Oğuzların Bozok kolondan
olan Dulkadir Türkmenleri, 1339 yılında Memlüklere bağlı olarak
Dulkadir Beyliğini kurdular. Zeynettin Karaca Bey 1340 yılında Memlüklü
Sultanı Melik Nasriddin Muhammed tarafından, Türkmen beyliğine ve
Elbistan Valiliğine atandı. 1348 yılında Memlüklere isyan eden
Zeyneddin, Melik Zahir ünvanını alarak bağımsızlığını ilan etti.
Memlüklerin üzerine yürümesiyle Karacabey, Eratna Beyi Mehmet Beye
sığındı, Mehmet Bey’de onu Memlüklere teslim etti. Karaca Bey’in yerine
Elbistan valiliğine atanan Halil Bey kısa sürede Malatya, Maraş ve
Harput’u ele geçirdi. Dulkadiroğullarının güçlenmesinden kaygı duyan
Memlük sultanı Seyfettin Berkuk, 1386 yılında beyliğin başına Sülibeyi
geçirdi. Kadı Burhanettin’in 1398 yılında Akkoyunlu Karayülük Osman Bey
tarafından öldürülmesinden sonra Yıldırım Beyazıd, Malatya ve Elbistan’ı
ele geçirmeyi planladı. Memlük Sultanı Berkuk’un ölümü ile yerine geçen
Ferec’in küçük yaşta olması ve devlet adamları arasında çıkan
anlaşmazlıklar Yıldırım Beyazıd’a aradığı fırsatı verdi. Memlüklerden
Malatya’nın kendisine verilmesini isteyen Beyazıd, isteği reddedilince
1399 yılında şehri kuşatarak Malatya’yı ele geçirdi. Darende de bu
tarihte Osmanlılar tarafından alındı. Beyliğin başına Nasıreddin Mehmet
Bey geçirildi.
Bu sırada Anadolu’da Timur
istilası başlamıştı. Timur’a karşı bazı düşmanca tavırlarda bulunan
Nasıreddin Mehmet, Memlüklere bağlılığını gösterdi. Ancak, 1401 yılında
Timur’un Malatya’yı yakıp yıkması üzerine Timur’un egemenliğini kabul
etti. Memlüklerle anlaşarak Timur’a karşı birlikte hareket etmek
istedilerse de Malatya’yı ele geçiren Osmanlılara kızgın olan Memlükler
teklifi kabul etmediler. 1402 Ankara savaşında Osmanlıların yenilmesi
üzerine Anadolu’da beylikler yeniden canlanmaya başladı. Daha sonra
Dulkadiroğulları beyliği yüzünden Memüklerle Osmanlılar arasında sürekli
çatışmalar oldu. Hersek Zade Ahmet Paşa ile Hadım Ali Paşa’nın
komutasındaki Osmanlı ordusunun Memlüklere yenilmesi üzerine,
Dulkadiroğlu Ala Üd-Devle Osmanlılara karşı düşmanca bir tutum içerisine
girdi. Çaldıran savaşından sonra (1515) Yavuz Sultan Selim, Sadrazam
Hadım Sinan Paşa’yı Dulkadir Beyliği üzerine gönderdi. Dulkadir Beyi Ala
Üd-Devle, Turna Dağı savaşında yenilerek dört oğlu ile birlikte
öldürüldü. Beyliğin başına Şahsuvar Bey’in oğlu Ali Bey, Osmanlı
Hükümdarı adına hutbe okutmak ve para bastırmak şartıyla geçirildi.
Böylelikle 1515 yılından itibaren Malatya, Osmanlı hâkimiyetine geçmiş
oldu. Şahsuvar Oğlu Ali Bey’in 1521 yılında ölümünden sonra
Dulkadiroğullarının toprakları Beylerbeyliği olarak Osmanlı topraklarına
katıldı.
OSMANLILAR DÖNEMİ
Malatya, 1515 yılından itibaren
Osmanlı hâkimiyetinde huzur içinde yaşadı. 1577 yılında Suriye’de Şam
Diyade adlı Türkmen aşiretinden Şah İsmail olduğunu iddia eden bir kişi
ayaklandı. Malatya yöresindeki Türkmenlerin de ona katılmasıyla sayıları
50.000’i aşan asiler, Kırşehir yöresine kadar ilerlediler. Osmanlı
Devleti bu ayaklanmayı güçlükle bastırdı. 1582 yılından sonra İran’la
yapılan savaşlar Anadolu’da karışıklıkları daha da artırdı. Malatya ve
Sivas yöresinde ayaklanan Kizir Oğlu Mustafa, adamlarıyla buraları
haraca bağladı. Onun ölümünden sonra adamları, Malatya’dan Niğde’ye
kadar yayılarak ayaklanmalarını sürdürdüler. 1582 yılında İran’la
yapılan anlaşma sonrasında Anadolu askerlerinin büyük bir bölümü
yurtlarına döndü. Osmanlı Devleti bundan sonra Celalileri (asileri)
cezalandırma yoluna gitti.
Malatya yöresindeki asilerin bir
kısmı yakalanarak cezalandırıldı, geri kalanlar ise ayaklanmalarını
sürdürdüler. 1596 yılında Kiziroğlu Musta’nın adamlarından Kelp İlyas
oğlu Ali, Malatya’da idi. Onun ve ünlü asilerden Karayazıcı’nın merkezi
yönetimle olan çatışmaları, Malatya yöresine büyük zararlar verdi. Sivas
Beylerbeyi Alacaatlı Ahmet Paşa, halka zulümkar davrandı. Emri
altındaki askerler her yeri yağmaladılar. Arapgir kadısı Taret
Efendi’nin İstanbul’a gönderdiği 1603 tarihli mektuplar bu durumu açıkça
ortaya koymaktadır. Bunlara göre Malatyalı Zeynel Bey, Arapgir
Sancağının Alacaatlı Ahmet Paşa tarafından kendisine verildiğini ileri
sürerek, 600 askeri ile Arapgir’e gelmişti. Kasaba halkı bunları kabul
etmemiş, çıkan çatışmada asiler, halktan 200 kişiyi öldürmüşlerdir. Bu
sırda yine Alacaatlı Ahmet Paşa’nın adamlarından Kayserili Bali Ağa,
müfettişlik taslayarak Arapgir’e geldi, Malatyalı Zeynel Beyle
birleşerek kasabayı haraca bağladı. Arapgir’de 40 gün kalan asiler
300’den fazla
evi yıkıp, yakacak
olarak kullandılar. Zeynel Bey’in ayrılmasından sonra, Arapgir bu defa
da Gerger’de oturan Başıbüyük Hamza Bey ile Kethudasının saldırısına
uğradı. Başıbüyük oğlu Hamza Bey, 700 zorba ile kasabayı basıp halktan
100 kişiyi öldürdü, Arapgir halkı evlerini bırakıp dağlara kaçmak
zorunda kaldı. Kasabada üç aydan fazla kalan Hamza Bey, her yeri
yağmalayarak yöre köylerinden topladığı 40.000 Gerger’e gönderdi.
Dağlara kaçan halkın bir bölümünü de yakalatarak soydu.
Bu dönemden sonra Malatya’da yer
yer ayaklanmalar olduysa da Osmanlı’ya bağlı olarak huzurlu bir yönetim
oluşturulmuştur. XIX. yüzyılın başlarında, Malatya kenti harap bir
durumdaydı. Yılın yaklaşık 4/3’ünü bağlarda geçiren halk, bu yörelerde
yerleşme eğilimindeydi. Kent de bu sebepten dolayı gelişemiyordu. 1835
yılında Malatya’dan geçen J. Brand, kentin sürekli eşkiya saldırısına
uğradığını sıkça görülen salgın hastalıklardan zarar gördüğünü
belirtmektedir.
1838 yılına, Osmanlı ordusu
komutanı Hafız Paşa, karargâhını Harput Mezra’dan Malatya’ya taşıyınca,
Eski Malatya (Battalgazi) tamamen terk edilmeye başlandı. Askerlerini
barındıracağı ev bulamayan Hafız Paşa, bağlara göçen halkın evlerine el
koydu. Ordu, 1838-1839 kışını Malatya’da geçirince kent halkı bağlara
sığınmak zorunda kaldı. Bağların bulunduğu Asbuzu yöresi (bugünkü)
Malatya olarak gelişmeye başladı. Ordu Nizip Savaşı için Eski
Malatya’dan ayrıldıktan sonra, halk harap olmuş evlerine dönmedi.
Malatya’dan geçen İngiliz gezgin, W.F. Ainsworth, askerlerin ayrıldığı
kentte, yıkık 500 ev bulunduğunu yazmaktadır. Charles Texier de,
kervansarayların ıssız, evlerin perişan olduğunu belirttikten sonra Eski
Malatya’nın yakında kent olmaktan çıkacağını belirtmektedir. Yeni
Malatya’nın kurulduğu Asbuzu yöresi, sulu bahçeler ve bağlardan
oluşmaktadır. Ayrıca bağ ve çevrelerinde ufak yerleşim yerleri de
bulunmaktaydı. Zamanla dış mahalleler Asbuzu ile birleşti. Malatya XIX.
yüzyıl boyunca küçük bir kent olarak kalmış, asıl gelişmesi Cumhuriyet
döneminde olmuştur. 1521 yılında Maraş (Dulkadiriye) eyaleti
kurulduğunda Malatya bu eyalete bağlı bir sancaktı. Ayn-ı Ali Efendi’nin
Kavanın-i Al-i Osman risalesine göre, 1609 yılında Maraş eyaleti
sancakları arasında Malatya da bulunmakta idi. Bu durum uzun süre
değişmemiştir. Başbakanlık arşivi, Maliyeden müdevver 9.590 nolu deftere
göre, 1777-1787 yıllarında Malatya Dakka (Suriye Şehri) eyaletine
bağlıydı. Bu tarihte Malatya Sancağının kazaları şunlardı: Kâhta,
Taşabad, Şuuremaa Bucak, Gerger, Besni, Maşra, Hısınmansur, Samsat,
Dostibirke, bu dönemde Arapgir, Sivas eyaletine bağlı bir sancaktı.
Darende ise Sivas eyaletine bağlı, Divriği sancağının kazası idi.
Malatya’da 1518-1530-1560 yıllarında üç defa sayım yapılmıştır. 1530
yılında kent nüfusu 300 kadardı. 1560 yılında ise 8700’ü bulmuştur. XVI.
yüzyıl ortalarında Malatya’da 32 mahalle vardı. Malatya yöresi,
Osmanlıların klasik döneminde, Maraş eyaletine bağlı bir Liva (Sancak)
idi. 1831 yılındaki idari değişiklikle, Malatya Liva’sı, Maraş Merkez
Liva, Samsat ve Gerger Liva’larıyla birlikte Maraş eyaleti sınırları
içinde yer almakta idi. 1847 yılındaki idari bölünmede Malatya Livasının
bu defa Harput eyaletine bağlandığı görülmektedir. Malatya’nın yanı
sıra, Harput eyaletinin diğer Livaları Merkez Liva, Arapgir ve
Besni’dir. 1867 yılındaki vilayet nizamnamesi ile Malatya Liva olmaktan
çıkıyor ve kaza’ya dönüşüyordu. Bu dönemde, Malatya kazası, Diyarbakır
vilayetinin Mamuret-ül Aziz Sancağına bağlı kazası idi. 1877 yılındaki
Devlet Salnamesi, Malatya’nın, Diyarbakır vilayetine bağlı bir sancak
olduğunu kaydetmektedir. Bu dönemde, Malatya sancağının kazaları
sırasıyla; Akçadağ, Besni, Hısınmansur ve Kâhta idi. Arapgir kazası ise
Mamuret-ül Aziz’e bağlı idi. 1892 yılındaki Devlet Salnamesi Malatya
sancağının Diyarbakır vilayetinden alınarak, Mamuret-ül Aziz vilayetine
verildiğini belirtmektedir. Bu dönemde Malatya Sancağının kazaları, 1877
yılındaki durumlarını muhafaza etmekte idi. Cuinet, Malatya Sancağının
1891 yılında 5 kazası, 9 nahiyesi ve toplam 1240 köyü olduğunu
yazmaktadır. 1918 yılında Malatya Sancağı, 1892 yılındaki durumunu
korudu. Bugün Malatya’ya bağlı olan Darende kazası ise 1867 yılından
sonra Sivas Merkez Sancağına bağlıydı. Osmanlı döneminin sonunda
Müstakil Mutasarrıflık olan Malatya, bu durumunu 1924 yılına kadar
sürdürmüştür.
1881-1893 yılları arasında
Malatya Merkez Kazası’nın 133.244 nüfusu vardı. Cuinet, 1892 yılında
Malatya sancağının toplam nüfusunun 216.280 olduğunu belirtmektedir.
Cumhuriyetle birlikte (20 Nisan 1924 Anayasası 89. Maddesi) il olan
Malatya, yabancı işgaline uğramayan, nadir kentlerinden biridir. Malatya
Ali Galip olarak bilinen ve Mustafa Kemal’in tutuklanmasını amaçlayan
olayın dışında önemli bir hadiseye şahit olmamıştır. Malatya, Mondros
Mütarekesi döneminde, Karargâhı Diyarbakır olan 13. Kolordo’nun denetimi
altında idi. Kolorduya bağlı 12. Süvari ve Topçu alayının karargâhları
buradaydı. Yöre halkının siyasi eğilimlerini aşiret ilişkileri
belirliyordu. 1919 yılında merkezi İstanbul’da olan Kürt Teali
Cemiyeti’nin Elazığ Şubesi aracılığıyla Malatya yöresinde de yoğun bir
çalışmaları vardı. Bu cemiyet 1919 yılının Ağustos ve Eylül aylarında
Malatya, Mutasarrıfı Bedirhanlı Halil Rahmi Bey ve İngilizlerin
Musul’daki siyaset temsilcisi Nowill’in yardım ve gayretleri ile bir
ayaklanma için yoğun çaba harcıyorlardı. Bu çalışmaları, Harbiye ve
Dâhiliye nezaretlerine bildiren birlik komutanları gerekli tedbirlerin
alınmasını isteyerek ve kendileri de üzerlerine düşen görevleri yaparak
tehlikeyi bertaraf etmişlerdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder